07 Eylül 2016 05:00

Mülkiyet ilişkileri?

Paylaş

Ceyda Karan önceki gün, Brezilya’da Dilma Rousseff’e yapılan sivil darbe ile ilgili Cumhuriyet’e yazdığı yazısını şöyle bitiriyor: Brezilya, ‘yeni bir dünya’ isteyen sola yeni sorular sordurmalı: Demokrasi ve mülkiyet ilişkileri üzerine düşünmeden olabilir mi? Örgütlü toplum için neoliberalizm onaylı sivil toplumculuk, çoğulculuk, kimlik siyaseti ve ademi merkeziyetçilik kafi mi? Brezilya bir kez daha bize ‘tüketme özgürlüğü’ dışında başka bir dünya tasavvuru için düşünme fırsatı olmalı.

Bu oldukça önemli ama çoğunlukla ihmal edilen bir soru. Oysa aynı kapitalist temelin  farklı siyasal biçimlerde korunması anlamına gelen demokrasinin, faşizmin, diktatörlüğün kendilerine özgü bir ekonomi politiği var. Jurgen Kuczynski 1946’da yayımladığı Nazi Yönetimi Altında İşçi Sınıfı ve Çalışma Koşulları başlıklı kitabında devlet müdahalesi sayesinde giderek merkezileşen siyasetin ve Alman iktisadının analizini yapar ve Karan’ın sorusuna aslında tersinden bir yanıt verir. Yazar faşizmin ceberut yapısının üzerinde durmaktansa, ki bu zaten gayet iyi bilinmektedir, Nazi iş mühendislerinin raporlarına dayanarak, bu dönemde dizginsiz emek sömürüsü üzerinden devasa oranlarda biriken sermayeyi; faşizmin kölelik sistemi başta olmak üzere kendisinden önceki sömürü biçimlerini nasıl kolajlayarak devraldığını, kapitalizmin başlangıç dönemindeki el koyma ve yağma esasına dayanan ilkel sermaye birikimi dönemine nasıl döndüğünü ayrıntılandırır.

Faşizm Almanya’da sanayi sermayesi ile banka sermayesinin evliliğinden doğmuştur. Tekellerin en büyüklerinin birkaç yılda kârlarını ikiye katladığı ilk dönemlerde, yıkıma uğrayan küçük sanayi ile tüketim maddeleri endüstrisinin, kayıpları nedeniyle özdeşleşemedikleri hatta tepki duydukları Nazizmin etrafında kenetlenmeleri sadece korkudan kaynaklanmaz. Yahudi sanayicilerin (kayyımsız) mallarına el konulması, işgal edilen ülke kaynaklarının yağmalanması ve daha önemlisi buralardan ülkeye taşınan bedava emek gücü sayesinde Almanya’daki sermayenin her kanadı (yerli-milli) muazzam nemalar elde etmiş, başka bir rantiye sınıf da peydahlanmıştır: Kuczynski şöyle yazar: “Soygunculuk ve yağmacılıktan kâr sağlayan ikinci bir grup küçük adam vardır. İşgal edilmiş bölgelerde bunlar yeni işler sayesinde palazlanmış; bu uşaklar aynı zamanda kadın tüccarlarını ya da küçük kabadayıları Fransa’daki büyük bir fabrikanın alt bölümünün patronuna ya da Polonya’da bir bölgenin diktatörüne dönüştürmüştür.”

Bu mafya devletin merkezi yönetiminde Goering Tröstü, Krupps, AEG, Bergman elektrik işletmeleri vb. gibi büyük sermayenin temsilcileri doğrudan doğruya yer alır. Almanya’nın tarihinde temsiliyetin bertaraf edildiği dönemdir bu.

İşçi sınıfının durumu ise giderek içler acısı bir hal alır. 1929-32 bunalımı sırasındaki 2 milyon işsiz miktarının 1937’ye kadar 35 bine düşmesi resmi evraklarda işlerin yolunda gittiğini gösterse, işsizler için “hiç yoktan iyi” hissini uyandırsa da faşizm iş saatlerinin 10-14 saate çıktığı, bazen kesintisiz 24 saat çalışıldığı ülke çapında, büyük bir çalışma kampı kurar. İnsanlık dışı çalışma koşulları, fabrika içi zor kullanılarak sağlanan denetim, hak gaspları, iş kazalarında yüzde yüze çıkan oran, ceza sistemi Almanya’daki iş hayatının genel karakteristiğidir. Ancak işgal bölgelerinden zorla getirilen veya gönüllü gelen işçilerin, savaş tutsaklarının, mahkumların maruz kaldığı ise daha ağırdır. Bir köle olarak çalışmak zorundadırlar. İşçiler hiçbir ücret almaz, devlet ise öngörülen ücretin yüzde 60’ını doğrudan patrona hibe eder.

İşçi ücretlerinden birtakım adlarla sürekli kesintiler yapılırken işsizlik fonunda biriken paralar savaş sanayini güçlendirmeye aktarılır. Çocuk ve kadın emeği sömürüsü had safhadadır. Bir patronun kendi fabrikasında çalıştırdığı işçileri bir başka firmaya kiralayabileceği kölelik yasası da ilk kez Nazi Almanyası’nın buluşudur.

Bir yanda yağma, soygun, ganimet biçiminde büyüyen yerli sermaye ama diğer yandan Kuczynski’nin deyimiyle “hasta, bitkin, yorgun ve besinsiz kalmış bir Almanya işçi sınıfı” Nazizmin tablosunda yer alır.

Ceyda Karan mülkiyet ilişkilerine dikkat çekmekte haklıdır. Faşizm, demokrasi veya otoriteryanizm sadece şiddet veya özgürlükler arasında salınan sistemler değildir. Kapitalist sömürünün boyutlarının arsızca arttığı sistemler ile bu arsızlığın örgütlü mülksüzler tarafından kontrol edilmesinin talep edilebildiği demokrasi arasında fark vardır ve bu fark sanıldığından daha fazla önemlidir.

(Ceyda Karan’ın sorusunun ikinci bölümünü sonra tartışacağız)

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...