23 Haziran 2016 04:57

Haletiruhiye

Paylaş

Machiavelli Söylevler adlı kitabında Titus Livius’un Romalılar’a dair şu sözüyle başlar kitle analizine: “Bir kalabalık olarak azılı bir topluluktular, ancak bireyler olarak hepsi o kadar korktular ki boyun eğdiler”. Machiavelli’ye göre kalabalıklar yöneticilerinin kararlarını eleştirirken cesurdur. Ancak bu eleştirinin cevabı olarak bir ceza uygulandığını gördüklerinde kalabalık üyeleri birbirine karşı güvensizlik duymaya, birbirinden şüphe etmeye başlar ve boyun eğmek için adeta birbiriyle yarışır. Örgütsüz bir kalabalık kadar güçsüz bir şey yoktur. Ellerinde silah olsa bile yönetici bunların ilk saldırılarından korunmayı başarırsa iktidarını korumayı becerebilir. Çünkü heyecanları soğumaya yüz tuttukça ve her biri diğerinin eve gitmek üzere arkasını döndüğünü gördükçe kalabalık üyeleri öz güvenlerini yitirirler ve -ya mücadele ederek ya da uzlaşarak- bireysel güvenliklerini sağlamaya yönelirler. Böylece yönetici ortak alanı, kamusallığı imkansızlaştırarak bireyleri kendi özel hayatlarına hapsetmeyi başarır. Kamusallık artık yalnızca resmi merasimlerde alkış tutan izleyicilerde vücut bulabilir.

Elias Canetti kitlenin dağılmasına tipik bir örnek olarak panikten bahseder Kitle ve İktidar adlı eserinde. Tiyatrodaki seyirciler gibi belirli kurallara uyan ve belirli amaçlar için bir araya gelmiş bir kitle bile bir yangın esnasında hayvan sürüleri gibi davranmaya başlar. İnsan ne kadar kendi hayatını kurtarmak için mücadele ederse o kadar kendi kaçışını engelleyen diğer kitle üyelerine karşı mücadele ettiğini idrak eder. Böylece panik kitle üyelerinin bir birini ezme pahasına kaçıştığı bir durumu ifade eder. Bir iktidar aracı olarak korku salmak kitlenin panik içinde kaçışması için ortalığı ateşe vermek demektir.

Geçtiğimiz senelerde kitle siyasetinin türlü hallerine tanık olduk. Gelinen noktada kamusal alanda dile getirilen en belirgin his yaklaşan bir felakete çaresizlik içinde bakmaktan ibaret. Çaresizlik korkunun doğal sonucu. Ancak çaresizlikten sonraki anın ne olacağı da belirsiz elbette. Özel hayata kaçış seçeneklerden biri: “Yapacak bir şey yok, bari işime gücüme bakayım” tavrı. Bu sinizm özel hayatın güvencesinin kamusal hayat olduğunu tamamen göz ardı ediyor. Sinizmin tam da Antik Helen demokrasisinin çöktüğü, kentlerin imparatorluk idaresine tabii hale geldiği bir anda ortaya çıkması tesadüf değil. 

Aktif bir yurttaşlığın, siyasetin ve kamusal hizmet görevinin özgürlük için vazgeçilmezliğini vurgulayan cumhuriyetçi düşünce geleneği ise özel ve kamusal hayatın bağlantısını öne çıkarır. Cicero siyasetin pratik bilgisinin öğrenilmesi gerekliliğini buna dayandırır: Tabii herkes risklerle, düşmanlarla dolu siyasetin dünyasından ziyade huzur ve güvenliğin olduğu özel hayatı tercih edecektir. Ancak özel hayattaki huzur kamusal güvenlik olmadan sağlanamaz. Özel hayatta varsaydığımız her özellik kamu düzeninin sağladığı koşullardan kaynaklanır. O bakımdan özel hayatı koruyabilmenin yolu kamusal hayata aktif katılımdan geçer. 

Şu soruyu irdeler Cicero: “Aklı başında hiçbir adam acil bir durum olmadıkça siyasete girmez” diyenler haklı mıdır? Siyasette tecrübesi olmayan birisinin acil bir durumda nasıl siyaset üretebileceğini sorgular Cicero. Deniz durgunken dümen kullanma becerisini reddeden okumuşlar, dümenciliği hiç öğrenmemiş olmalarına rağmen dalgalar yükseldiğinden dümene geçeceklerine dair bize güvence vermektedirler. Bu kadar saçma bir düşünce olabilir mi?

Başka her şeyde olduğu gibi siyasette de pratik ustalaştırır. Siyaset yapmadan ortaklaşma, ortaklaşma olmadan korku ve çaresizliği aşmak mümkün değildir. Zombiler ülkesinden gerçek bir cumhuriyete dönüşebilmenin yolu aktif siyasetten, siyasetle ilgilenmekten, siyaset yapmaktan geçer. Genel kanı siyasi değişimin önce düşüncede ve histe başladığı yönünde. Oysa tersi şimdi daha geçerli: Düşünce ve his siyaseti takip edecek.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...