13 Temmuz 2015 05:08

İslamcı ajanlar ya da siyasal İslam'ın kısa tarihi!

Paylaş

Bir İslamcı ajanlar tartışmasıdır almış gidiyor. Kime ajanlık teklif edilmiş, kimi kimi ajanlıkla suçlamış; kim ajan, kim değil…

Tartışma Mümtaz’er Türköne’nin 5 Temmuz tarihli Zaman’da yazdığı “Devletin İslamcıları” yazısı ile başladı. Türköne, bu yazısında İslamcıların devletle ilişkililerinin kendileri için sadece teorik bir açmaz değil, aynı zamanda pratik olarak kirli bir ilişki olduğuna dikkat çekiyordu. Ardından üniversite yıllarında kendisine ajanlık teklif edilen bir arkadaşının hikâyesini anlatarak ajanlık teklifini kabul eden birçok İslamcı olduğunu ve bunların devlette önemli kademelere geldiğini söyleyerek “havuz kalemleri”ne (AKP medyasına) gönderme yapıyordu. Ertesi gün yine Zaman’da Ali Bulaç, “Neden devletin İslamcısı olmadım?” başlıklı yazısında “Ajanlık teklif edilen İslamcı”nın kendisi olduğunu, kendisinin bu teklifi kabul etmediğini ama birçok İslamcının bu teklifi kabul ettiğini duyduğunu ve “o arkadaşların iyi yerlere geldiğini” yazdı. Bu tartışmaya katılan dönemin polis şeflerinden ve eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, 90’lı yıllarda çıkarılan ‘Yeni Zemin’ adlı İslamcı derginin yayın kadrosunun devletle ilişkisi olduğu iddiasını gündeme getiriyordu-ki bu dergide genel yayın yönetmeni AKP’li Mehmet Metiner’in yanı sıra Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, RTÜK Başkanı Davut Dursun, Ali Bulaç ve Altan Tan gibi isimler yer alıyordu. Tartışmaya dahil olan Altan Tan, sadece İslamcı yazarların değil, Kürt siyasetinde yer alanların “en az yarısı”nın “devletin adamı” olduğunu (burada hem İslamcılar, hem de Kürtler arasında yer alan Tan’ın bu bilgileri nereden aldığından başlayarak bir sürü soru sorulabilir ama konumuz bu olmadığı için geçelim) söyleyerek tartışmaya yeni bir boyut kazandırıyordu.
Sonra Yalçın Akdoğan “Devlet adamı olarak ülkeye ve millete hizmet etmek büyük şereftir. Ama muhbirlik alçaklıktır” diyerek karşı saldırıya geçti ve Gülencileri “kendi ordusuna, istihbaratına ve hükümetine savaş açmış bir ajan şebekesi” olmakla suçladı. Star’dan Ahmet Kekeç, Ali Bulaç’ın “Erdoğan’dan ihale alamadığı” ve Mümtaz’er Türköne’nin “milletvekili yapılmadığı için” AKP’ye savaş açtıklarını yazdı. Mehmet Metiner, Ali Bulaç’ı daha önce “Amerikan beslemesi dediği adamın” (Gülen’in) İslamcısı olmakla suçladı…
Tartışma devam ediyor. Ama bizim için mesele kimin ajan, kimin alçak olduğundan daha öte bir anlam taşıyor. Çünkü ülkemizde İslamcı çevrelerin devlet ve Amerikan emperyalizmi ile ilişkisi, ajanlık çerçevesine sığmayacak kadar derin bir işbirliğini barındırıyor. Ve bugün birbirlerini suçlayan çevrelerin aslında bu konuda birbirlerine söyleyebilecekleri fazla bir şeyleri de yok. Çünkü dün bu yolda hep beraber yürümüşlerdi!
İslamcıların devlet ve ABD emperyalizmi ile ilişkilerini iki dönem üzerinden özetleyerek biz de tartışmanın derinleştirilmesine katkı yapmış olalım.
Birincisi, ABD’nin Soyvetler Birliği’ni köktendincilik-radikal İslam üzerinden kuşatmaya dayalı ‘Yeşil Kuşak Projesi’ydi. Sadece Türkiye değil, İran’dan Afganistan’a kadar Soyvetlere komşu ülkelerde ABD’nin finansal desteğiyle “komünizm tehdidine karşı” İslamcı örgütlenmeler yaygınlaştırılmıştı. İşte ülkemizde de 60’lı yıllarda İslamcı çevreler ‘Komünizmle Mücadele Dernekleri’ etrafında örgütlenmişlerdi. Nur tarikatının liderlerinden Mehmet Kırkıncı, yüzü aşkın şubesi açılan dernekten övgüyle söz ediyordu. Fethullah Gülen bu derneğin Erzurum, “Milli Görüş”ün liderlerinden Recai Kutan Diyarbakır şube başkanlığını yapıyordu. Dönemin önde gelen İslamcılarından Mehmet Şevki Eygi, 1969’da ABD’nin 6. Filo’sunun ülkeye gelişini protesto eden devrimci gençlere karşı “cihat” çağrısı yapıyor ve ‘Kanlı Pazar’ olarak tarihe geçen olayda iki devrimci, dinci-şeriatçı güruh tarafından katlediliyordu. “Müslümanlar ile kızıl kâfirler arasında topyekun bir savaş kaçınılmaz hale gelmiştir” diyen Eygi, “Müslümanlar komünizmle çarpışan devlet kuvvetlerine yardımcı olsunlar” çağrısını yapıyordu. Bu dönemde (1965-1980) İslamcı bir kimlik kazanarak “komünizmle mücadele” konusunda öne çıkan örgütlerden biri de Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) idi. Bugünkü AKP’nin kurmaylarından kimler yoktu ki MTTB’ye üye olanlar arasında? Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Beşir Atalay, Bülent Arınç, Abdulkadir Aksu, Ömer Dinçer, Taner Yıldız, Mehmet Ali Şahin, Hüseyin Çelik…
Bu dönemi aslında Eygi özetliyordu: Müslümanlar komünizmle mücadele konusunda devlete “yardım” ediyorlardı!
İkinci dönem, 80 darbesinden sonraki dönemdi. Bu dönemde Fethullah Gülen’in, Kenan Evren’in “cennetlik” olduğunu söylediği vaazlarıyla arz-ı endam ettiğini görüyoruz. Sovyetlerin yıkılmasının ardından “Komünizm tehdidi” ortadan kalkmış; komünizme karşı desteklenen köktendinci İslamcı örgütlenmelerin istikrarsızlık yaratma tehdidine karşı ‘ılımlı İslam’cıların desteklenmesi gündeme gelmişti. “Yeşil kuşak projesi” artık yerini İslam coğrafyasının ABD işbirlikçisi ‘ılımlı İslamcı’ rejimlerle dizayn edilmesi amacına dayalı ‘Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne (B/GOP) bırakmıştı. CIA’nın şeflerinden Graham Fuller, ‘Siyasi İslam’ın Geleceği’ adlı kitabında bu dönemde “liberal ve reformist İslamcı Gülen’in desteklenmesi gerektiğini” söylüyordu. İşte AKP de böylesi bir siyasal iklimde iktidar oldu. Erdoğan, meydanlarda Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olmakla övündü. Gülen’le Erdoğan uzun bir dönem bu iktidarı paylaştılar. Ta ki Erdoğan’ın Bölge politikasının ABD’nin ayağına dolanmaya başladığı ve AKP-Cemaat arasındaki koalisyonun çatırdadığı günlere kadar. Sonrası zaten biliniyor…
İkinci dönem, İslamcıların devlete “yardım ettiği” değil, devlet yönetimini ele geçirdiği bir dönem oldu. Bu iktidarı bırakmamak için Erdoğan’ın neler yaptığını/yapabileceğini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Yani mesele kimin ajan olduğunun çok çok ötesinde bir meseledir. Türkiye’de siyasal İslam’ın tarihi, devlet ve emperyalizmle (ve AKP’nin son dönemlerinde IŞİD-Nusra gibi cihatçı-selefist cinayet şebekeleriyle) kirli-karanlık ilişki ve işbirliğinin tarihidir.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa