AB’nin bekçi diktatörleri


23 Şubat 2011 23:05

Muhafazakar Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi pek de haksız sayılmaz: “Tunus ve Mısır’dan sonra Libya’da olanlarla birlikte Avrupa ve Amerika Kuzey Afrika ile ilişkisini yeniden düşünmeli. Çünkü bundan sonra ilişkiler kesinlikle önceki gibi olmayacak.”
Kuzey Afrika’dan başlayan ve diğer Arap ülkelerine yayılan halk isyanları, hiç şüphesiz sadece isyanların olduğu ülkelerin diktatörlerini, egemen sınıflarını değil; aynı zamanda bu diktatörlere yıllardan beri destek veren, yakın ilişki sürdüren AB ve ABD gibi emperyalist güçleri de önemli oranda etkileyecektir.
Çünkü, emperyalist devletler hazırlıksız yakalandıkları bu değişim sürecinde hızla; çürümüş, bataklığa saplanmış, vakti çoktan geçmiş, defedilmiş diktatörlerin yerine yeni iş birlikçi aktörler arayışına girmiş bulunuyorlar.
Ama emperyalist devletlerin kovulan ve kovulacak diktatörler yerine kısa zamanda yeni diktatörler, iş birlikçiler bulmasının öyle kolay olmayacağı görünüyor.
Özellikle de ABD için.
Bunun farkında olan AB, şimdi hızlı davranarak, bölge üzerinde çoktandır atmayı planladığı, ancak eskiden kalma dengelerden ötürü atamadığı adımları şimdi hızlandırma niyetinde.
AB’nin bu temelde, daha bundan üç yıl önce (13 Temmuz 2008) büyük bir heyecan ve şatafatla Kuzey Afrika ülkeleri ile daha sıkı bağlar kurmak, diktatörler üzerindeki etkisini artırmak üzere ilan ettiği Akdeniz Birliğinden şimdi kelimenin tam anlamıyla eser kalmadı.
Örneğin bunca gelişme yaşanmasına rağmen, AB’nin büyük ülkelerinin bir durum değerlendirmesi yapmak üzere Akdeniz Birliğini toplantıya çağırmaması dikkat çekicidir.
Gerçi çağırsa ne olacak, kim katılacak...
Çünkü katılmak için ülkeden ayrılan liderin bir daha ülkeye giriş yapmasının garantisinin olmadığı bir zaman diliminde geçiyoruz.
Halbuki Libya’nın gözlemci, diğer Kuzey Afrika ülkelerinin üye olduğu birliğin asıl amacı bölge üzerinde AB’nin (Daha çok da Fransa’nın gündeme getirdiği bir öneri idi.) egemenliğini güçlendirmeyi hedeflemişti.
Üç yıl önce Paris’te büyük umutlarla karşılanan diktatörler şimdi birer birer devriliyor.
Şurası açık ki; halk ayaklanmaları sonrasında oluşan belirsizlik ortamı bir taraftan yıllardır bölgenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömüren, diktatörleri destekleyen emperyalistlerin etki alanını zayıflatmaya olanak sağlarken, diğer taraftan güçlü bir antiemperyalist dalga olmadığı takdirde, bölgenin yeniden paylaşılmasına, dizayn edilmesine de kapı aralıyor.
Bugün bölge üzerinde etkisini artırma, halk hareketlerini yedeklemede AB, kısmen de olsa ABD’ye göre daha avantajlı görünüyor. Coğrafik yakınlığın yanı sıra, ABD son bir kaç yıldır Müslüman dünyasına yönelik izlediği politikalarla halkların nefretini kazanmış, bu yüzden açıktan sırtını ABD’ye dayayan liderlerin, diktatörlerin ömrü çok fazla uzun olmayacak gibi görünüyor.
AB ülkeleri, şimdiden isyan eden kitlelerin sempatisini kazanmak, kendi çıkarlarına göre yeni siyasi oluşumlar yaratmak amacıyla Marshall Planı’na benzer bir planla kesenin ağzını açmaya hazırlanıyor. Bunu yapmadığı takdirde, yanı başında ortaya çıkan bu yeni durumun kendisini önemli ölçüde rahatsız edeceğinin farkında.
Die Welt gazetesine konuşan bir AB yetkilisi yeni dönemin politikasını, “Eğer Kuzey Afrika’nın sorunlarını orada çözmeye yardımcı olmazsak, sorunlar olduğu gibi Avrupa’ya taşınacak” diyor.
Benzer bir yaklaşım hafta sonunda toplanan AB Dışişleri Bakanları toplantısında da ortaya konuldu.
Öyle anlaşılıyor ki; AB bundan sonra da Kuzey Afrika’dan sığınmacıların Avrupa’ya ulaşmaması için elinden gelen her şeyi yapmaya devam edecek. Petrol, doğal gaz ve diğer yer altı kaynakları açısından AB ülkeleri için önemli olan Kuzey Afrika’nın “istikrara” kavuşması için AB, kesenin ağzını açacak.
Üye ülkeler arasında yapılan tartışmalarda özellikle Almanya ve İngiltere’nin maddi yardım yolu ile bu ülkeleri kendi çıkarları temelinde şekillendirmek istediği öne çıkıyor.
Yazılanlara göre, 2011-2013 yılları arasında “Komşuluk Politikası” adı altında Kuzey Afrika ülkelerine bir milyar avro “hibe” edilecek. Bunun 450 milyon avrosu Mısır’a, 258 milyon avrosu da Tunus’a verilecek.
Yine orta vadede, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’nun yeniden dizaynı için AB’nin 2.5 milyar avroyu gözden çıkardığı da ileri sürülüyor.  
Yani AB, kaz gelecek yerden tavuk esirgeme niyetinde değil.
Gerçi AB bu ülkelere sırf Afrika’nın değişik ülkelerinden Kuzey Afrika ülkelerine gelen, oradan da Avrupa’ya ulaşmak isteyen sığınmacıları engellemesi için azımsanmayacak maddi yardımda bulunmuştu. Sadece Libya’ya 50 milyon avro verildi.
Son bir kaç yıldır Kuzey Afrika ülkeleri ile AB arasındaki ilişkilerin seyri, Afrikalı sığınmacıların Avrupa’ya ulaşmaması için AB tarafından diktatörlere “bekçilik” görevi verildiği, onların da bunu rüşvet karşılığında kabul ettiği şeklinde oldu.
Bekçi diktatörlerin devrilmesi ya da devrilmeyle karşı karşıya olması nedeniyle AB’yi bekçisizlik korkusu sarmış, bu yüzden de her an büyük bir sığınmacı akınının olacağı endişesi ve korkusu içinde.
Ve öyle görünüyor ki; AB uzun süre bu korku ile yaşamak zorunda kalacak.
Çünkü asıl talebi iş ve özgürlük olan Afrika ve Orta Doğu’nun yoksul kitlelerinin bu isteği kısa ve orta vadede çözülmediği takdirde -ki çözülmeyecek gibi görünüyor- Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelerek Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’ta Avrupa’ya geçmek üzere bekleyen yüz binlerce sığınmacı adayının “umuda yolculuğu” da bitmeyecek.

evrensel.net
www.evrensel.net