Saydamın gölgesi: leke


31 Mayıs 2011 11:28

Diyanet Kılıçdaroğlu’nun seçim sathında kullandığı “Statükonun Allah’ı” ifadesine tepki göstermiş ve açıklamış: “Tevhid (Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmek) inanışıyla bağdaşmaz. Allah’ın adı argo ile lekelenmemeli.”
Ama sormak gerekir lekelemek; ama nasıl?
Diyanetle ilgi yıllara yayılmış dördüncü yazım olacak bugün. Cami minarelerine kâr hırsıyla konulmuş baz istasyonlarından, SSK devir sürecinde hükümetin yürütmekte olduğu sağlıktaki sağlıksız dönüşüme eklenmiş açıklamalarına kimi izlenimlerimi sizlerle paylaşmıştım.
Sağlık kuruluşlarının Sağlık Bakanlığı’na bağlandığı; bir anlamda özelleştirmelerin alt yapısının düzenlendiği 2005 yılında devirden hemen bir hafta sonra (bu ne hız) Din İşleri Yüksek Kurulu’nun açıkladığı fetvayı yeniden hatırlamakta yarar var: “Özü itibarı ile özel sigorta şirketleri ile SSK arasında hiçbir fark yoktur.” Lafı hiç dolandırmaya gerek yok. İnternette eski haberlere dair kısa bir tur yaptığınızda dünyanın büyük finans kuruluşlarının İslam dünyasından fetva alabilmek için milyon dolarlar ayırdığını okuyacaksınız. Bu parayı alanlara ne denir İslam’da bilemem ama olası mağdurları olarak sormak da bizim hakkımız.
Öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilgili bakanlığın üzerinden yıllar geçmiş olsa da aynen “statükonun Allah’ı” bahsinde olduğu gibi bir açıklama yapması gerekiyor. Sahi bu açıklamadan önce veya sonra özel sigorta şirketlerinden dolaylı veya dolaysız (isterlerse bağış olarak da açıklayabilirler) para alındı mı? Veya soruyu dolayımlı soralım: Diyanet İşleri Başkanlığı Tokyo’da yaptırdığı dev cami için finans sektöründen ilgili tarihlerde bağış adı altında para aldı mı?
Hatırlarsanız Japonya’nın başkentine Diyanet’in yaptırdığı cami için ana kaynak dev telefon operatörlerinden sağlanmıştı. İnsan sağlığına yönelik kanser dahil ciddi riskler taşıyan baz istasyonları cami cemaatlerinin tüm itirazlarına rağmen merkezi bir kararla Diyanet tarafından minarelere, dindarların tanımı ile “Allah’ın evine’ takılmıştı.
Şimdi sormak gerekir; önce atom bombası, şimdilerde deprem sonrası nükleer felaketle tanışan Japonya’nın başkenti Tokyo’da da minareye baz istasyonu takacak mısınız? Eğer takarsanız Tokyo’daki müslüman dindarlar sivil itaatsizlik ile namazlarını çadırlarda kılmazlar mı?
Bizden sorması.

EMEK CEPHESİNDE YENİ AKTÖR: DİYANET

2005 yılında “özü itibarı ile özel sigortalar ile SSK arasında bir fark yoktur” diyen Diyanet’in Düzce Müftülüğü son noktayı koydu. 29 Nisan günü kentteki tüm camilerde okutulduğu basına yansıyan cuma hutbesinde başlık dikkat çekici: “İşçi ve işveren sorumlulukları.” Müftülük ibadet ortamında “işi yavaşlatmanın ağır bir dini sorumluluk olduğunu” dikte ediyor.
Hafta içinde DİSK yaptığı açıklama ile konuyu gündeme taşıdı: “Diyanet kurumlarının, hakkını arayan işçilerin onurlu mücadelesini ‘ağır dini mesuliyet’ ile korkutmaya çalışması  kabul edilemez” derken “işveren gibi davranmakla” eleştirmişti. Düşünün; sendikalı olduğu için işten atılanların ruh halini!
Dönelim 2005’teki “özü itibarı ile özel sigorta şirketleri ile SSK arasında fark yoktur” açıklamasına. Birlikte yol almaya ne dersiniz? Sözü edilen tarihte SSK hem sigortalıları, hem de onların sosyal güvencesi olmayan eş, çocuk, anne ve babalarını sağlık sigortası kapsamına alıyordu. Yani dayanışmacı bir sigorta organizasyonuydu. Ya özel sigortalar?
SSK’lı yıllarda insanlar kimi zaman uzun randevu verilse de tedavi olurken ek ayrımcılığa uğramıyorlardı. Söz gelimi kanser olan bir sigortalıdan kesilen primler tanı konduktan sonra artırılmıyor veya kapsam dışına çıkartılmıyordu. Oysa özel sigorta şirketleri ciddi tanılar aldıktan sonra primleri inanılmaz yükseltiyor ve kimi zaman ertesi yıl yenilemekte zorluk çıkartıyorlar.
SSK’lı yıllarda örneğin özürlü kadrosundan yani tüm hastalıklarınız bilindiği halde işe başlayıp sigortalı kılındığınızda tanımlanmış hastalıklar kapsam dışında tutulmuyordu? Ya özel sigorta şirketleri? Gidin bakalım yüzde 60 özür tanımlayan sağlık kurul raporunuzla; bakalım sizi sigortalayacaklar özel sigorta şirketleri?
Örnekler çoğaltılabilir elbet ama mesele çıplakken fazla söze ne gerek diye düşünüyorum. Sağlıcakla kalın.

ACININ GÖLGESİNDE

Hükümet referandum eyledi ve ekledi: 12 Eylülcüleri yargılayacağım. Dün bir general daha sorgulanamadan yaşamını yitirdi. Peki 12 Eylülcüler salt askerlerden mi ibaret? Ya Diyanet ayağı, ya üniversite konseyleri?
Milyonlarca insan tutuklandı, yüzbinler işkenceden geçirildi, resmi devlet daireleri işkence altında tecavüzleri olağanlaştırdı. Diyanet dün ‘lekeden’ bahsediyordu? Ya kendisi?
Diyanet’in süreli yayınlarına hiç göz attınız mı? Örneğin 13 Eylül 1980 ve sonrası.
Milyonlarca Kürt inkar edildi. Önce kendileri, sonrasında dilleri yasaklandı. Milyonlar yerlerinden edildi. Ağır işkenceler, zulüm yaşandı. Diyanetin bir hutbesini duydunuz mu?
Küçücük çocuklar ellerinde taş izi ile hapislere atıldı; işkenceci yöneticiler ise hâlâ dışarıda. Diyanetin sesini soluğunu duydunuz mu hiç?
Kot taşlarken ciğerleri eriyen işçiler sapır sapır ölürken işverene söz söyleyen bir Diyanet duydunuz mu hiç?
TEDAŞ “kaçak elektrikle abdest almak haramdır” diye dev pankartlar astığında yoksullardan bahseden bir Diyanet duydunuz mu hiç?
Ve Üniversite konseyleri. Nerede ise hergün olur olmaz öğrencilere ceza kesen üniversitelerin geçmişte Kenan Evren ve benzerlerine “fahri doktora” ünvanı veren konseylerinin ünvanlarını geri aldığını işittiniz mi hiç?
12 Eylül’ün Diyanet ve üniversite ayağı yargılanmadan askerlerin yargılanması ne yazık ki “yetmez ama evet” dedirtemiyor.

evrensel.net
www.evrensel.net