Cezaevlerinde hasta olmak


30 Mayıs 2011 09:28

Cezaevleri bu toprakların, aslında bütün dünyanın kanayan yarasıdır. İnsanların duvarların ardında görünmez kılındığı, kapitalist sistemin en başarılı alanlarından biridir geliştirdiği ceza felsefesi. Feodalizmin teşhir ederek ibretlik kılma, ama daha çok izleyenler için bir haz nesnesine dönüştürüp duyarsızlaştırma yönteminin üstüne inşa edilmiş bir ceza felsefesinden söz ediyoruz. Yüzlerce yıl boyunca duyarsızlaştırılmış kitleler, sormaz olur duvarların ardında kalanları. Ateş ancak düştüğü yeri yakar. Bir de ateşin düştüğü yerde durma ısrarını gösterenleri.
Bir arkadaşım Prometheus’un ateşi canlı tutma çabasına benzetti birkaç gün önce ziyarete geldiği yurdumda insan hakları mücadelesini sürdürenleri. Tek fark tersine bir yerden, o ateşin düşmemesi, sönmesi çabası belki de. İnsan Hakları Derneği 25 yıldır bu ısrarı sürdürenlerin mücadele adreslerinden birisidir. İHD İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu, ‘Tecrit İçinde Tecrit’ üst başlığıyla bir sempozyum düzenledi bu pazar günü.  Benim de konuşmacı olacağım, ama belimin orada olmama olanak vermediği sempozyumda konuşamasam da, yazmamın önünde bir engel yok. Hastalık üzerine konuşacaktım, hasta mahpusların ölüme terk edilmesi üzerine.
Türk Ceza Hukuku mevzuatında hastalık dolayısıyla ‘Hapis Cezasının Ertelenmesi’ kurumundan belirli koşullarda yararlanılabilmektedir. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16.maddesi ‘Hapis Cezasının İnfazının Hastalık Nedeni ile Ertelenmesi’ başlığını taşımaktadır. Bu maddenin 2. fıkrası ve Hapis Cezasının Ertelenmesi Hakkında Genelge’ye göre; ‘Diğer hastalıklarda cezanın infazına, resmî sağlık kuruluşlarının mahkûmlara ayrılan bölümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile hapis cezasının infazı, mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır.’ Bu düzenlemeden yaralanabilmek için bir geri bırakma kararı gerekmektedir. Bu karar da içtihada dönüşmüş bir uygulama ile Adli Tıp Kurumu’ndan beklenmektedir. Yargı ne üniversite, ne de eğitim araştırma hastanelerini bu karar için yeterli görmemektedir! Kuddusi Okkır’ın ölümü ile duyarsızlık zırhının azıcık da olsa geçirgenleştiği haller dışında, ateşin düştüğü yerde duranların seslerini duyurması ve çocukları dahi ölüme gönderen bu atıl mekanizmayı anlatabilmesi pek kolay olmamaktadır.
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, “Terminal Dönemdeki Hastalar ve Ceza İnfaz Hukuku Bağlamında Hapis Cezasının Ertelenmesi” başlıklı makalesinde bu sorunun uluslararası sözleşmeler kapsamında işkence ve kötü muamele suçu olarak değerlendirildiğini ayrıntılı olarak ele almış. Kısaltarak bazı bölümleri paylaşmak istiyorum: “... artık yaşamının büyük risk altında bulunduğu, resmi sağlık kuruluşunda dahi tedavisine cevap alınamayacağı resmi kurumlarca tespit edilmiş olan yani terminal dönemdeki hastaların aileleri ile vedalaşma ve huzur haklarının, son günlerini onlarla geçirmelerinin, mahkûm koğuşundaki psikolojiden uzak kalmalarının sağlanabilmesi de insan haklarını yakından ilgilendiren ve çözümlenmesi gereken önemli konulardandır. Uluslararası bağlamda ise, bu gibi durumlar, AİHS md. 3 ‘İşkence ve Kötü Muamele’ kapsamında değerlendirilmektedir. Buna göre, ağır hasta olan mahkûmların durumlarına ilişkin örnek bir karar olan Mouisel kararında olduğu gibi, hastalığının teşhis ve tedavisi geç başlatılan ve hakkında gerekli yasal mevzuatın uygulanmasında gecikilen mahkûmlar bakımından, cezaların infazına cezaevinde devam edilmesi halinde bu kişilere kötü muamele uygulandığı gerekçesiyle insan hakları ihlalinden dolayı sorumluluk söz konusu olabilecektir. Bir diğer örnek olarak, AİHM, Price/ B. Krallık kararında, ayakları ve kolları sakat olan başvuranın mahkûmiyetinin sağlık durumuna uymayan koşullarda devamını ele almıştır. Bu davada, başvurucuyu küçük düşürmek veya alçaltmak için kasıtlı bir niyet olduğuna dair herhangi bir delil olmamasına rağmen, mahkeme ileri derecede özürlü olan bir kişinin sağlığı için tehlikeli olacak kadar bir ortamda tutulmasını küçük düşürücü muamele olarak değerlendirmiştir. Mahkeme bir diğer davada (Hurtado/ İsviçre) ayrıca, AİHS’in 3.maddesi dolayısıyla devleti, özellikle gerekli tıbbî tedavileri sağlama yoluyla, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin bedensel bütünlüğünü korumaya mecbur tutmuştur. Türkiye açısından ise, Tekin Yıldız/Türkiye davasında, açlık grevi nedeniyle Wernicke-Korsakoff hastalığına yakalanan ve tedavisi için cezası ertelenen başvurucunun, daha sonra Adli Tıp raporu nedeniyle yeniden cezaevine gönderilmesinin, 3. maddenin ihlalini oluşturduğuna karar verilmiştir. Kararda AİHM, Adli Tıp Kurumu Kanunu gereğince, Adli Tıp raporlarına sadece yargıç ve savcıların itiraz hakkının bulunmasını eleştirmiş ve kanunun hasta mahkûmun da rapora itiraz hakkının bulunmasına olanak verecek şekilde değiştirilmesini istemiştir.Görülüyor ki, toplum için artık bir tehlikelilik dahi oluşturmayacak bu kişilerin ısrarla mahkûm koğuşlarında tutularak cezalarının infazının devam ettirilmesi de insan hakları bakımından gözden geçirilmesi gereken bir konudur. Bu hususta son zamanlarda yaşanan ve mahkûmların sağlık hakkından yararlanmasının ne derece gerekli olduğuna ilişkin dikkat çekici bir örnek olarak; İskoçya’da Lockerbie bombacısı olarak hüküm giyen Ali El Megrahi’nin prostat kanseri olduğunun ve kısa bir süre içerisinde öleceğinin tespit edilmesi üzerine derhal salıverilmesi gösterilebilir.”
Kapitalist sistemin görünmez kılmaya dayalı ceza felsefesini aşabilmenin yollarından birisi ateşin düştüğü yerde duranların çoğalmasıdır. O nedenle bu makaleyi kaleme alan Prof. Dr. Mahmutoğlu’na da teşekkür ediyorum. Cezaevlerini şeffaflaştırma çabası için...

evrensel.net
www.evrensel.net