Dolma meselesi (1)


28 Mayıs 2011 11:04

Kirvem,
Samimiyet ya içtenlik denen kavramın tıpkı metre, gram, litre gibi belli başlı bir ölçüsü olmadığı için gerek konuşmalarımızda, gerekse davranışlarımızda neyi nasıl ölçüp, neye göre biçip daha sonra da güncel yaşantımızda kendimize hangi kulvarlar doğrultusunda yön vereceğimizi  çoğunlukla ya bilemiyor veya bildiğimizi sanırken, diğer yandan da “siyaset” denen arenada önceden hesabını kitabını doğru dürüst yapmadan alelacele attığımız her adımın ardından, evdeki hesabımızın çarşıya uymadığını gördüğümüzde, öncelikle siyah, resmi “fötr” şapkalarımızı, ya da kimilerimizce “köylü” işi deyip küçümsediğimiz “kasket”lerimizi önümüze koyup, daha sonra acaba nerede, nasıl yanlış yaptık diye düşünmektense, hemen hemen nerdeyse çoğunlukla kendi “hata”larımızı görmezlikten gelip, bir bakıma atalarımızdan miras kalan deyimle “Minareye kılıf uydurup” kendimizi sütten çıkma ak kaşık misali temize çıkarmaya çalışıyoruz ama, nafile!
Nafile zira aklımız sıra başkalarını, daha da doğrusu sıradan “vatandaş” diye niteleyip, kendi paşa gönlümüzün mihenk taşınca “ayar” verip, kendi değer yargılarımızla şu veya bu minvalde “mühür”leyip, keza kendi işkembemize göre nerdeyse tümünü hani affedersiniz biraz enayi, fazlasıyla dümbelek, o biçim keriz, hepten andavallı yerine koyup, akabinde de seçim meydanlarında, televizyon ekranlarında al Allah malını zapt eyle deli kulunu babındaki yaklaşımlarımızla Yaradan’a sığınıp nutuk üstüne nutuk atmayı marifet belliyoruz…
Nitekim şu sıralar yurdun genelindeki “politika mutfağı”nda, birileri her bakımdan “usta” aşçı kukuletasıyla sözüm ona gezinirken, kimileri de bellerine doladıkları “yamak” önlükleriyle tencereler dolusu çam fıstıklı, kuş üzümlü ve çeşitli baharatlarla hesapça lezzetine lezzet katarak imal etmeye çalıştıkları zeytinyağlı “yalancı dolma”ları milletimize yutturmaya çalışıyorlar ama, yine nafile!
Çünkü yalancının mumunun yatsıya kadar yanmasını sanki çağrıştıran bu yalancı dolmaların da tadını tuzunu bir kalemde geçersek, beri taraftan ortada sırıtan gerçek şu ki, hesapça en nadide porselen tabaklar içinde halkımıza “yutturulmaya” çalışılan bu dolmaların içi, pirinç tanelerinden farksız beyaz taşlarla harmanlanmış…
Yani?
Yanisi şu ki, bu ülkede Osmanlının mirasına konup, ardından da cumhuriyetle birlikte gelişen ulus devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil, tek bilmem ne gibi laga lugalarla yıllar yılı oyalanıp, bunu da eloğluna “demokratik hukuk devleti” adıyla, yavan, yağsız “yalancı dolmalar” misali yutturmaya çalışıp, bir bakıma zaman tünelinde boşa kürek çekerken, diğer taraftan da “laf”a gelince hepsi de birbirinden “yetenek”li, hepsi de yerine göre bir nevi “diplomalı aşçı” havalarında, dahası da Misakımilli mutfaklarında dün olduğu gibi, keza bugün bu saatte de boy gösteren bilumum “yetkili zevat”ın; özenip, süsleyip, püsleyip güya sofralarımıza taşıdıkları “nefis” dolmalar minik taşlardan geçilmediği gibi, aynı zamanda da dişlerimizi kırıyorsa, demek ki, daha soğanı doğramadan, tuzunu, yağını, baharatını ilave etmeden, yaprağını sarıp sarmalamadan, öncelikle pirincin içindeki “şeytan” kisvesine bürünmüş “taş”ları teker teker dikkatlice ayıklamamız gerekirken, tam aksine bunları görmezlikten gelip,sonra da işe soyunuyoruz…
Sonra?..
Sonra bu halka, bu millete ağız tadıyla, hem de çürük çarık dişlerini kırmadan, etli veya zeytinyağlı lezzetli bir dolmayı samimiyetle, içtenlikle, gönül rahatlığıyla sunmak yerine, onları yalancı dolmalarla oyalamayı hüner belleyen “politika cambazları”ndan, namı diğeriyle “acemi aşçılar”dan yüce Tanrı hepimizi korusun, amin!

evrensel.net
www.evrensel.net