Demokratik Birlik Hayalimiz Ve Nuri Bilge Ceylan


24 Mayıs 2011 11:40

Büyük iddialarla başlanmamıştır Türkiye’nin batılı sanat macerasına. Mecrası ve aracı batılı olan sanatımızın yerlileştirilmesi ise hep bir milliyetçilik yaftası bulmuştur suratının tam ortasında. Hâl böyleyken pazar akşamı bir yandan Fenerbahçe’nin şampiyonluğuna sevinen ben, öte yandan da Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da aldığı Jüri Özel Ödülü’ne sevinmekteydim ve sosyal mecramız Twitter’da bir tartışma patlak verdi. Hikaye oydu ki “Bu ödülü birisine adamak istiyorum: Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme.” diyen Nuri Bilge Ceylan ve başarısına sevinenler ulusalcı ilan edilmişti.
Her şeyden önce bu “ulusalcılık” tanımının Levent Kırca ya da Müjdat Gezen tipolojisine indirgenmesi ve dahi kimi yazarlarca artık kitaplarının teması haline getirilmiş olması toplumca yaşadığımız ulusallık travmasının bir kanıtı. Nuri Bilge Ceylan’ın cümlesinin içinden nasıl bir ulusalcılık çıkar, bu ulusal bilinç bizim için yararlı mıdır belki de buna bakmalıyız.
Blok adayı, BDP Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş aynı akşam katıldığı programda ödülü sahipleniyordu. Buna karşın temel olarak benim vicdan sahibi olarak gördüğüm kitlede ani bir Nuri Bilge Ceylan ve başarısını paylaşanlara yönelik bir tepki oluştu. Yönetmen eğer “Benim yalnız ve güzel halkım” deseydi ya da ileri götürüp Türk halkı diye cümlelerini spesifik bir etnisiteye övgü olarak yönlendirmiş olsaydı, ulusalcı yaftası az da olsa haklı olabilirdi; ancak Nuri Bilge Ceylan’ın bahsettiği toprakların terk edildiği bir yalnızlıktır.
Batı ile Doğu’nun ortasında kalıp böylesine sancılı bir siyasal iklimi tadan, faşist darbecilere, cuntalara, kirli askeri tezgahlara, NATO onaylı asker kurşunlarına mahkum bırakılan, sokaklarında çocuklar öldürülen, panzerlerin 6 yaşındaki erkek çocuğunu ezip üstünden hiçbir şey olmamış gibi geçtiği bu ülke yalnızdır. Ceylan’ın, Uğur Kaymaz’ın sokaklarında öldürüldüğü bu ülke üstünde yaşayan tüm halklarla beraber hem diğer topraklara karşı hem de üstünde kanlı ellerini gezdiren mekanizmaya -siz ona ister devlet, ister cemaat, ister hükümet deyin- karşı yalnızdır. Kürt, Türk, Ermeni halklarının yalnızlığı sistem karşısında bir yalnızlıktır. Bu yalnızlığı okumak için Erivan’ın yoksulluğuna, 40 milyonluk Kürt Coğrafyası’nın farklı devletlerarasında dağıtılmışlığına, Türkiye’nin copla ve milliyetçilikle yine Türk ve Kürt halklarına, kırımla Ermenilere karşı tesis edilen demokrasine bakmak gerekir. Ne diyordu saçları ağarınca iyice AKP’li olan anchorman Ali Kırca: “Bir de Türk sorunu var, ondan niye bahsetmiyoruz?”
Kırca’nın sorusuna cevabımız şu olmalı, bu topraklarda bir insanlık problemi var. Dahası bunu Türk, Kürt vs. diye bölmeye gerek yok. Kapitalist ulus devlet Kürtlerden dillerini, Ermenilerden topraklarını ve hayatlarını, Türklerden yaşama onurlarını almıştır. Bu sisteme atılacak her kazık, ve sistemin kendisine değil üstünde kurulduğu toprakların özüne duyulacak her sevgi, “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği” diyen devrimcilerin anısının etrafında, dağda hayatını yitiren esmer Kürt çocuklarının anısının etrafında, cephede hayatını yitiren askerlerin anısının etrafında buluşmaktır. Bu ülke, kapitalizm ve milliyetçilik masalları ile halklarıyla birlikte yalnızlaştırılmış, hatta kendi içinde de bir kavgaya bırakılmıştır. Demokratik bir ulusun inşa edilmesine de bu ülkenin eli kanlı cunta kalıntılarının ellerinden kurtarılmasına da tam da bu yüzden ihtiyacımız var.

evrensel.net
www.evrensel.net