27 Ağustos 2013 16:39

İslam, laiklik ve demokrasi

Paylaş

2012 yapımı Tepelerin Ardında filminde, yetimhanede birlikte büyümüş; biri Romanya’daki manastırda tanrıya sığınmış, diğeri de Almanya’da “hayata” karışmış iki genç kız anlatılır. Yaşadığı acılar psikolojik sorunlar olarak kendisine göre dönen Alina günün birinde arkadaşını manastırdan alıp “uygar dünyaya” götürmek için Romanya’ya gelir. Fakat içindeki şeytanı çıkarıp ruhunu kurtarmak üzere onu çarmıha geren rahibelerin “iyi niyetli” bönlüklerinin kurbanı olur ve ölür. Genç kız bu ayinden önce götürüldüğü hastanede de elleri kolları bağlanarak tedavi edilmeye çalışılmıştır. Başrahibenin Alina’nın ölümünden kendisini suçlayan doktora “Ama onu burada da bağlamışlardı” sözü filmin can alıcı cümlesidir.
Kalpsiz dünyanın yol açtığı acıları insanın ruhunu yoğurarak sağaltmaya çalışan dinin de, bu ruhun açlığını hiç kaale almayarak insanın manasıyla değil maddesiyle uğraşan pozitivist (ve laik) bilimi kutsayan kapitalizmin de kurbanı yoksul, güçsüz ve kimsesiz Alina’lar oldu hep.
Üstelik ruhu bir yana bedeni başka tarafa çekilerek parçalanırken bile, bu örtük suç ortaklığının tarafları, insana özgürlük vaat etmeye devam etti.
Şimdi Başbakan Erdoğan sayesinde yeniden hortlamış bir tartışmanın içindeyiz: İslam demokrasiyle uyuşur mu? Bizim laiklik eşittir demokrasi denklemine sıkışmış kalmış demokratlarımız için bunun cevabı hayır. Meydanlarda dört parmak işareti yaparak Mısır’daki darbeyi tel’in eden, Mursi’yi sırf seçilmiş olduğu için demokrasi yıldızı haline getirmeye çalışan Başbakan’a göre, mealen evet.
Emperyalizmin, faşizmin ve bilcümle despotlukların anavatanının, laisizmi bayraklarına ilk yazan Batı ülkeleri olduğu hatırlanırsa demokrasinin tek teminatının laiklik olmadığı görülebilir. Sadece Mısır darbesine karşı tavrın Müslüman devletleri ikiye böldüğüne bakılarak bile ise İslam’ın külliyen demokrasiyle barışık olduğu söylenemez.
Üzerine konuştuğumuz demokrasi çoktan beri anavatanında bile askıya alınmış durumda. Bugün en gelişmiş Batı demokrasilerinde halkın kendi kaderini tayin edebilmek için gerekli siyasi süreçlere katılım araçları genel oya, kısacası sandığa indirgendi. Ezilenlerin sandık demokrasisiyle yetinmeyip sokağa çıktıklarında karşılaştıkları muamele Türkiye’dekinden farklı değil. Yunanistan’ı, İngiltere’yi ve Almanya’yı hatırlayalım.
AKP türbana nasıl, eşitlik, özgürlük, insan hakları gibi din dışı kavramlar eşliğinde kamusal alanda bir meşruiyet alanı açmaya çalıştıysa şimdi de demokrasi için aynı şeyi yapıyor. Batıyı ve kendi ülkesindeki laik demokratları, kendi ezberleriyle hizaya sokmaya çalışıyor. Erdoğan’ın seçilmişliği kutsaması da mevcut demokrasinin tam da seçilmişliği bir kült haline getirmiş olmasından.
Ama işte hayat başka şeyler çıkardı önümüze. İlk Tahrir ayaklanmasından bu yana kitleler iktidarlarla hesaplaşmak üzere meydanlardalar. Meydana çıkmak, sandık demokrasisinin derde deva olmadığı bugünkü dünyada yeni bir demokratik alan oluşturmak üzere dünya ezilenlerinin öncelikli tercihi oldu. Bu modeli alıp Erdoğan “evinde tutmakta zorlandığı yüzde elli”yi meydanlara çağırarak tekbirler eşliğinde taklit ediyorsa meydanların sandığı aştığını artık görmüş olmasındandır. Elbette çubuğu kendine bu noktadan bükecek.
“Bizim meydanlarımız Tahrir değil Adeviyye olacak, meydanların Tahrir olmasına izin vermeyeceğiz” gümbürtüsünün alana çağrılan dindar kitledeki ruhani etkisi laik Mussolini’nin, Franco’nun çağrılarından hiç farklı değil. Kendi politik çıkarları için kitleleri mobilize etmeye çalışan laiklerin de Müslüman diktatörlerin de (izninizle) verdiği resim birbirine benziyor. Yoktur aslında birbirlerinden farkı.
“Hastalığı” biri manastırda/din ile, diğeri hastanede/kapitalizmle tedavi etmeye çalışırken ıstırap çeken hep Alina’lardır sonuçta. Alina’nın uhrevi ve maddiyatçı dünya arasındaki kıskaçta doğan, aşamadığı depresyonu ise onun ayak bağıdır.
Hissettiği ağrının çaresi de ne afyonda ne de antidepresandadır; özgürlüktedir.

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa