Kıble meselesi (3)


21 Mayıs 2011 14:08

Kirvem,
Başbakan Erdoğan’ın Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı kendi estetik zevkince “ucube” diye niteleyip, ardından da yine kendi üslubunca “yıkılsın!” diye talimat verir vermez, bugün o heykelin yerinde yeller esiyorsa, verilen emir anında devreye sokulup hiç zaman kaybedilmeden “işlem” tamamlanabiliyorsa, demek ki memleket hem emin ellerde, hem de “demokratik hukuk devletinde” işler hiç aksamadan en hassas İsviçre saatleri gibi tıkır tıkır yolunda!
Kirvem “ucube” meselesinde “Atı alan Üsküdar’ı çoktan aştı”ğına göre, bu saatten sonra bu konu hakkında laflamak belki de beyhude ama, ben özüm şu sıralar ülkenin gündeminde “kaset” skandalları diye nitelenen, içerik olarak tümüyle belden aşağı “manzara”larla ilgili, dahası da özel hayat, genel hayat gibi tantanalarla herkesin nerdeyse “ahlak polisi”, “namus kumkuması” kesildiği şu sıralar sırf gündemi yakalamak kaygısıyla kalem oynatmaktansa, bayat da olsa kendimce önemsediğim bu mevzua devam etmeyi, daha da doğrusu ucube heykel meselesinden yola çıkarak aslında “ucube” bir “zihniyet”i elimden geldiğince gıdıklamak istiyorum!
Yakında, yani “balık kavağa çıkmadan” hesapça rafa kaldırılacağı söylenen, ama bugün hâlâ yürürlükte olan anayasamızın 25. Maddesi “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz” deyip buyurduğuna göre; demek ki muhterem başbakanımız da “herkes” gibi “düşünce ve kanaatlerini” açıklayıp, dolayısıyla kendince beğenmediği bir heykele hem “ucube” diyebilir, hem de fikrini beyan ettiği için bittabi ki kınanamaz…
Anayasamızın bu hükmü bal, kaymak, şeker şerbet gibi ortadayken, Başbakanımızın “ucube” lafını parmaklara dolayıp, sakız misali çekip çekiştirmek biraz ayıp olmuyor mu zo!
Üstelik şu kadar bin kilometre karelik ve şu kadar milyonluk nüfuslu bir ülkenin başbakanı olarak, “Bu ‘ucube’nin boynu urulsun!” diyerek işaret parmağıyla uzaktan gösterdiği bir heykel, hemen yıkılmazsa, yıkılamazsa, ehh o zaman böyle bir ülkede başbakan olmanın anlamı kalır mı ka yavrum!
Her vesileyle ülkemizin bölünmez bütünlüğüne çomak sokmak için alesta bekleyen “şer” odaklarını bir tarafa dehlersek, beri yandan özümün kanaatince “demokratik, hukuk devletinde” bir başbakanın ağzından çıkan her söz, “kanun hükmündeki bir kararname” olarak algılanıp, derakap yerine getirilmezse, o ülkede önce başbakanın “otoritesi” sarsılır, ardından da bütün işler, yağma Hasan’ın böreğine dönüşüp kapanın elinde kalmaz mı ağparik!
Neyse… “Eğri oturup doğru konuşalım” deyiminden yola çıkarak tüm içtenliğimle şunu tekraren belirtmeliyim ki, kanaatime göre bu heykel, ortasından ikiye bölünmüş bu insan figürü, Başbakanın deyimiyle “ucube” olduğu için değil, tam aksine heybetli görünüşüyle taa uzaklardan “İnsanlık” adına el sallayıp, aynı zamanda da Ermenistan halkına hafif yollu da olsa dostça göz kırptığı  için yer ile yeksan edildi…
Yani?
Yani boyumdan büyük bir laf ederek, hatta meg parmak daha da ileri giderek söylersem, diyeceğim şu ki; bu heykel, hani nasıl derler milimine kadar aynı heykeltıraş tarafından, aynı şekilde yapıldıktan sonra, sınırlarımıza yakın bir tepeden “kıble”sini Azerbaycan’a yöneltip, bu kez de “iki devlet, tek millet” yaklaşımını sanki simgeleyen, birbirlerine kavuşmayı düşleyen bir heykel olduğu tatara titiri makamında vurgulansaydı, o heykel bugün yerli yerinde duracak, başına bu “felaket” belki de hiç gelmeyecekti!..
Nerden mi biliyorum?..
Ehh ne de olsa aptala malum oluyor Kirvem!

evrensel.net
www.evrensel.net