Yolda


16 Mayıs 2011 09:53

Diyarbakır. Mayıs ülkede en yoğun aylardan biri… Baharın adeta infilak ettiği bu ay, ne yazık ki en kötü, en karanlık, en zalimce anılarla yüklü.
Filiz kıran sanki bu ay, bahara inat bu coğrafyada. Ama aynı zamanda baharın ölüme direnişi…
6 Mayıs’ta arkadaşım Deniz’i koparıp alıyorlar aramızdan. Yine aynı gün, Arap aydınlarını sallandırıyor Suriye kasabı Cemal Paşa. Ayın ortasında ise Ermeni sosyalistler sallandırılıyor Beyazıd Meydanında. Tehcir de bu ayda başlıyor. Ve ayın sonunda arkadaşım Sinan kurşuna diziliyor Nurhak dağlarında. Kafasını taşla eziyor üniversitede hukuk hocası Zohrab’ın binbaşı Ahmet. Çerkesler çiçek bırakıyor Karadeniz’de Mayıs’ta ve hala balık yemiyor, 19. yüzyılın unutulan soykırımı….
Sanki doğanın canlanışına inat, kötülük tanrısı Ehriman, daha filizler yeni yeşermişken erken hasada başlıyor tırpanı ile.
Yolda olmak Mayıs’ta ayrı bir heyecan veriyor bana. Ama her an rotanız değişebilir. Cuma günü İstanbul’dan Cizre’ye diye yola çıktım.
Hey gidi Cizre, gelmiş geçmiş uygarlıkların kadim kenti.
Kaç imparatorun orduları geçti üzerinden. Kaç kez yakılıp yıkıldın. Ve inadına dikildin her baharda.
1992-93 Newrozunda oradaydık Ayşe ile…
Dağlarda ovalarda yanan ateşlerle.
Nusaybin’de özel tim kuşatıyor etrafımızı. İnsan hakları diyince vahşi bir kahkaha atıyor, sakallı, gözü kanlı özel timci, eteği kurşun delikli uzun parkasını gösterip…
Gece ayrı kızıl bir ışık dansıydı Cizre, takırtıları ile milisin..
Sabah ise bir denizin dalgası gibi, paniksiz geri çekiliyordu kitle…
Erkekten çok kadın ve çocuk…
Bir küçük çocuk tutuyordu Ayşe’nin elinden.
Ve deli gibi koşuyorduk hastaneye, aklımızda bize el veren o çocuğun bakışı…
Ve bir kız çocuğu tutup Ayşe’yi götürüyordu, ölülerin yan yana tutulduğu odaya.
Babası da aralarında…
Hey gidi ne günlere, ne acılara, ne zulme tanık oldun sen, Şırnak gibi, Nusaybin gibi.
Ağaç büyümesin diye ilkin filiz vermiş dalı kurarlar ya baharda.
Bir genci tıka basa sokuyorlar bir zırhlı araca ve bizi tarıyorlar bir damın üstünde görüntü alırken.
Aklımda bir de elektrik direğinden resim çeken İrfan’ın görüntüsü…Kendimizi damdan aşağı atışımız, makinenin objektifinin yere çarpıp, içeri geçmesi.
Dağlardan yine genç ölüleri iniyor, 20 yıl geçmiş aradan. Kötülük tanrısı Ehriman doymuyor gençlerin kanına.
Cizre matemde yine… Kepenkler inik üç gün...
Bahar şenliği daha başlayamadan ağıtlara boğuluyor kent .
Diyarbakır ise alabildiğine tedirgin iki gündür…
Kepenkler inik, kent suskun…
Gökyüzü karanlık, fırtına öncesi sanki…
Derken gök gürültüsü ve şimşekler.
Tanrılar susamış sanki yine.
Hava ağır mı ağır.
Ama derken güneş gülümsüyor bize yeniden.
Merak etmeyin çocuklar, ben buradayım diyor.
Yolum buradan Kıbrıs’a olacaktı. Ama Üniversite Rektörü konuşacağımız konuyu değiştirtmiş.
Kıbrıs kimliği üstüne konuşmaya hazırlanıyordum. Bu konu olmaz demiş sayın rektör.
Türkiye ve bölgedeki son gelişmeler üzerine konuşacakmışız. “Kimlik” ne bela bir şey yahu!
Hazırladığım konuşmayı yırtıp atıyorum, bileti de iptal ediyorum.
Tam KKTC’de (lütfen KeKeTeCe diye telaffuz edin, PeKaKa gibi telaffuz ederseniz yanlış bir anlama olur, 301 den dava açarlar valla!) üniversite böyleymiş derken, bu sefer Dicle Üniversitesinden akıllara zarar bir sual, bir “akademisyen” den öğrencilere. İstediği şıkkı işaretlemezsen yandın. Adam sanki kin-ölçer, ırk-ölçer!
Bölgede Erzurum ve Dicle Üniversitelerinin “özel” bir misyonu vardır, diğerleriyle birlikte bir koloni üniversitesi mantığı ile yönetilirler. Erzurum tam bir müstahkem mevki ve saldırgan uç beyliği iken, Dicle bir sömürge tabi kimliği oluşturmak üzere tasarlanmıştır. Ama öğrenci kitlesi hiç hesaba uymamıştır oldum olası tüm koloni üniversiteleri gibi. Ama zirve inatla Türk-İslam sentezcidir.
“Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde bahar dönemi sınavlarına giren öğrencilere bilimsellikle uzaktan yakından alakası olmayan, ırkçı yönlendirmelerle dolu bir soru soruluyor. Resmi tarihe göre “Tehcir”, yaşayanlara göre “Büyük felaket”, bağımsız tarih araştırmaları yapanlara göre ise “Soykırım” olarak nitelenen 1915 yılında Ermenilerin Anadolu’dan silinmesine neden olan olayların 96. yıldönümü nedeniyle anma etkinliklerinin yapıldığı dönemde, Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yılmaz Polat, öğrencilere yaraları yeniden kanatacak bir soru yöneltiyor. Polat’ın Ermenileri “Hain”, “İşbirlikçi”, “Arkadan vuran” şeklinde tanımlayan soru cümlesinde, kaynaklara göre bir milyon Ermeni yurttaşın ortadan kaldırılması ise “Hainlikleri nedeniyle tehcir edilmiş, yolda açlıktan, soğuktan ölmüştür” şeklinde kodlanıyor. Sınavın birinci sorusunun sonunda ise sadece “Doğru” ve “Yanlış” şık olarak veriliyor.
Ne yapsın Bay Polat, MGK’na bağlı ASİMKK’nın akademisyenlere verdiği özel seminerlerde öğrendiklerini yineliyor. Demek ezberi kuvvetiymiş. Ama tarih bölümü yerine hafızlık bölümünde ders vermeli bence!
Ha unuttum, Mayıs ayında Karadeniz’de Rum halkına karşı Topal Osman çetelerinin başlattığı Pontos Soykırımını engellesin diye Babıali Hükümeti Mustafa Kemal Paşayı, İngilizlerin onayı ile özel bir gemi ile müfettiş olarak Samsun’a yollamış, kendileri 19 Mayıs’ta kente ulaşmışlardı.

evrensel.net
www.evrensel.net