Kıble meselesi (2)


14 Mayıs 2011 11:08

Kirvem,
Geçen haftaki mektubumda başbakan Erdoğan’ın kendi estetik zevkince “ucube” diye nitelediği Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın yıkılması için emir buyurur buyurmaz, “Emir demiri keser” hükmünce kolları sıvayan “yetkili” zevatça önce heykelin boynunun vurulup, ardından da geride kalan “teferruat” kısmının da yer ile yeksan edilmesiyle, bu fevkalade ulvi “görev”in tamamlandığına dair zaten bir müddetten beri kamuoyunca bilinenleri tekrarlarken, hemen akabinde de; bu heykelin eninde sonunda bir bahaneyle yıkılmaya mahkum olduğunu, belirtmekle kalmamış, ayrıca gerekçe olarak da “kıble”si Ermenistan’a dönük bir heykelin bu topraklarda yaşayamayacağına, daha da doğrusu yaşatılamayacağına dair kendimce ahkam kesip, dolayısıyla belki de farkında bile olmadan boyumdan büyük bir laf  geveleyip sözlerimi noktalamıştım.
İmdiii kaldığımız yerden devamla yine diyeceğim o ki; hesapça “Demokratik hukuk devleti” olan bir ülkede; cahil, cühela, göbeğini kaşıyanlar, dişlerini fırçalamayanlar diye küçümseyip burun kıvırdığımız halkı bir tarafa dehlersek, beri yandan ülkeyi yöneten, yetkili mevkilerde, deri koltuklarda oturan muhteremler, önce yapılmasına “yeşil ışık” yakıp, sonrasında da sırf başbakanın talimatıyla heykelin yıkılmasına “eyvallah” edip böylece kişilikli birer “birey” olmaktan ziyade, tam aksine “Gelene ağam, gidene paşam” diyen  “kul”lar olduklarını kanıtlamalarına acaba ne demeli!
Öyle ya da böyle özüme göre gerçek olan şu ki, arada bir laf ola beri gelen kabilinden veya kimi politik manevralarla, ya da aynı minvaldeki kim bilir hangi kıytırık hesaplarla eloğluna “şirin” görünmek “nümero”suna yatıp, mesela bunun için mazisi bin yıla dayalı Ahtamar’daki kiliseyi bundan bir müddet önce alayla valayla onarıp, böylece dosta düşmana bu coğrafyanın en eski kadim halklarından biri olan Ermenileri hallaç pamuğu misali atıp tarumar eden İttihat Terakki zihniyetini, bir nebze de olsa bu yaklaşımımızla rafa kaldırdığımızı sözde kanıtlamaya çalıştık ama, ardından da kilisenin tepesine, tıpkı bir zamanlar olduğu gibi bir “haç” koymayı içimize bir türlü sindiremediğimiz gibi, keza “ayin” için de sadece ve sadece senede bir gün izin verirken, aslında deyim yerindeyse “Altı kaval üstü şişhane”den farksız bu tarzımızla, bu tür çelişkili davranışlarımızla ne İsa’ya, ne de Musa’ya yaranamadığımızı bile bile, nedense ve ne hikmetse bu “garip” huyumuzdan vazgeçmemeyi de hüner belledik…
Mesela bu ülkenin bilumum “vatandaş”larının hep beraber “kıble” niyetine yüzlerini döndükleri anayasamızın cafcaflı maddelerine bakılırsa; devletimizin nezdinde birer “yurttaş” olarak en ufak bir farkımız, zırnık kadar “ayrı-gayrı”lığımız güya yokken, iş “icraat”a gelip dayandığında bunun asla böyle olmadığını; hatta yerine, zamanına, zeminine göre bal gibi farklı olduğumuzu, kimilerimiz etnik kökenimiz nedeniyle “hem kel hem fodul” damgasıyla mühürlenirken, kimilerimiz kendi inançlarımız nedeniyle “dış kapının mandalı” olmaktan öteye gidemediğimizi güncel hayatımızda sebilullah yaşayıp, bu nedenle ister istemez kahrolurken, beri yandan “ulus-devlet” tatavasıyla daha kurulduğu ilk günden itibaren “birlik-beraberlik” laga lugalarına rağmen sadece belli bir “zümre”nin değirmenine su  taşıyıp diğerlerini dışlayan, “öteki”leştiren bu yamuk “çark”a karşı feveran edip hani kazara, hani maazallah sesimizi bir nebze yükseltmeye kalkıştığımızda anamızdan emdiğimiz sütün burnumuzdan fitil fitil geldiğini, getirildiğini de çok şükür ezberledik nitekim!
Nitekim kıblesi “samimiyet”ten yoksun; kökeninde, temelinde,  “tortu”sunda, velhasılıkelam “öz”ünde İttihat Terakki zihniyetinin “tek”çi, “çağ dışı” kalıntıları bulunan ülkemizde, Ermenistan’a göz kırpmaya heveslenen “insanlık anıtı”nın yaşaması zaten “mucize” mi olurdu kim bilir…

evrensel.net
www.evrensel.net