ABD - Pakistan gerilimi nereye?


11 Mayıs 2011 10:36

Bin Ladin’in öldürülmesi, öncesi de olan ABD-Pakistan geriliminde dozajı iyice artırdı. Bu nedenle ABD istihbarat örgütlerinin Pakistan’da cirit atması, adam öldürmesi nedeniyle iki ülke arasında yükselen tansiyonun nereye varacağı konusunda değişik senaryolar söz konusu.
Bunların bir bölümü Pakistan’ın içiyle ilgili. Çünkü bin Ladin’in ölüsünün şu an en çok karıştırdığı ülkelerin başında bu ülke geliyor. Hükümet ile muhalefet partileri arasında ABD’nin ülkede operasyon düzenlenmesi üzerinden yoğun bir tartışma sürüyor.
ABD’nin Pakistan’ın “ulusal egemenlik haklarını” ihlal ettiğinden tutun stratejik hedeflere, nükleer silah merkezlerine de aynı şekilde saldırılar düzenleyebileceğine kadar değişik ihtimalden söz ediliyor.
Bir bütün olarak bakıldığında Pakistan rejimin kendisi, bin Ladin’in ölüsü karşısında iyice köşeye sıkışmış, can çekişir hale gelmiş bulunuyor.
Açık olan şu ki, Pakistan gibi büyük ve güçlü bir ülkenin içinde ABD’nın “sessiz sedasız” düzenlediği operasyondan Pakistan istihbaratı ve ordusunun bilgisinin olmaması pek inandırıcı değildir. Bu nedenle Pakistan Başbakanı Seyid Yusuf Raza Gilani’nin “ABD’nin operasyonundan haberimiz olduğunda iş işten geçmişti” biçimindeki, içeride yükselen tepkileri yatıştırmak için sıraladığı gerekçeler gerçeği ifade etmiyor.
Çünkü; bu demecin verildiği gün Wikileaks belgelerinde, 11 Eylül saldırısından hemen sonra ABD ile Pakistan arasında imzalanan gizli bir anlaşmayla ABD’ye “terörle mücadele” kapsamında sınırsız operasyon yapma hakkı tanındığı ortaya çıktı.
ABD’nin Pakistan içinde istediği kadar istihbarat elemanı bulundurma ve operasyon düzenlemesi bakımından “açık çek” anlamına gelen bu anlaşmadan ötürüdür ki; Pakistan’ın her tarafından ABD istihbarat elamanları aleni bir şekilde görev yapıyordu.
Bunlardan birisinin Ocak ayında Lahro kentinde iki Pakistanlıyı öldürmesi üzerine her iki ülke arasında diplomatik gerilim yaşanmasına yol açtı.
Cinayeti işleyen seçkin istihbarat elemanı Raymond Davis 47 gün boyunca gözaltında tutulduktan sonra, öldürülenlerin aileleri için 2.3 milyon Dolar “kan parası” aldıktan sonra ABD’ye gönderildi.
Pakistan, bu olaydan sonra, ülke içinde her an operasyon düzenleme hakkına sahip 120 ABD ajanın ülkeyi terk etmesini gündeme getirdi. Keza, Pakistan “terörle mücadele” kapsamında ABD’ye verdiği “açık çekin” giderek tehlikeli bir hal aldığını, kendi çıkarlarını tehdit etmeye başladığını dillendirmeye başladı.
Bir çok radikal İslami örgütün eğitim kamplarının Pakistan-Afganistan sınırında kontrol edilemez bölgelerde olması nedeniyle zaten bu ülkeyi terörle mücadelede yeterince gayret göstermemekle suçlayan ABD, kendisine getirilmek istenen sınırlamaya tepki olarak, Pakistan’ın terörle mücadele konusunda verdiği sözlerde durmadığını, Afganistan üzerinde emellerinin olduğunu, bu yüzden de terör örgütleriyle işbirliği içinde olduğunu da dillendirmeye başladı.
Bunların başında da ülkenin istihbarat örgütü ISI’nın terör örgütlerine destek verdiği geliyordu.
Bu hafta yayınlanan Der Spiegel dergisinde yer alan bir haber-analize göre, bin Ladin’in öldürülmesinin zamanlaması ile tırmanan gerilim arasında doğrudan bir ilişkinin olduğuna dikkat çekiliyor. Buna dayanak olarak da, Başbakan Gilani’nin üç hafta önce Afganistan’a yaptığı ziyaret sırasında, Hamid Karzai’ye ABD ile ilişkilerini sınırlandırmasını ve Çin ile birlikte çalışmayı teklif etmesi gösteriliyor.
Bu nedenle ABD’nin Pakistan’ı “terör işbirlikçisi” ilan etmesinin arkasında tek başına Bin Ladin’in bu ülkede bulunmasıyla ilgili değil. Görünen o ki; bugüne kadar bölgede ABD ile yakın işbirliği içinde olan Pakistan’ın bölgede değişen dengeler bağlamında aynı zamanda kendi çıkarlarına göre hareket etme niyetinde. Bu nedenle, ABD’nin aslında bin Ladin’in uzunca bir süredir Pakistan’da yaşadığını, hatta yerinin bilindiği şeklindeki savlar giderek daha inandırıcı olmaya başlıyor.
11 Eylül saldırısını W. Bush’a haber veren Başkanlık Dairesi şefi Andrew Card’ın şu sözleri yapana atılır gibi değil: “Bin Ladin’in yerinden dokuz ay önce kesin olmazsa da şüphelenen ABD’nin bunu Pakistan istihbaratına bildirmemesi, ‘Bak burası ilginç bir yer/ev’ dememesi beni şaşırtıyor.” (Der Spiegel, 19/2011)
Demek ki; ABD öldürme konusunda sadece uygun anı bekliyordu. Asya’nın önemli ülkelerinden biri olan Pakistan ile ABD arasındaki ilişkiler hep inişli çıkışlı olmuştur. Kimi zaman bölgede ABD’nin en çok güvendiği ülke olurken, kimi zaman da -örneğin 1990’da atom bombası yaptığını duyurduğunda- ilişkiler dibe vurdu. Bölgenin en önemli nükleer güçlerinden biri olmak isteyen Pakistan, bütün uyarılar karşısında geri durma bir yana, gücünü katlamayı planlıyor. Çeşitli analizlere göre Pakistan’ın yakında İngiltere’yi de geçerek beşinci büyük nükleer güç olacağına işaret ediyor ve bunun ABD tarafından pek hoş karşılanmadığına dikkat çekiliyor. Keza nüfus bakımından da dünyanın altıncı büyük ülkesi olan Pakistan, aynı zamanda en çok Müslüman’ın yaşadığı ülke –Şu an Endonezya- olmaya da aday.
Dolayısıyla, kontrol altına alınmadığı durumda “tehdit” olma özelliği taşıyan Pakistan’ın hizaya getirilmesi, işbirlikçilerin güçlendirilmesi ABD açısından büyük bir önem kazanmıştır. Bu yüzden son haftalarda sıkça ordu yerine hükümetin daha fazla desteklenmesi gerektiğinden söz ediliyor.
Ancak, 2 Mayıs’tan bu yana yapılan açıklamalara bakılırsa ne ABD tam olarak Pakistan’ı hedefe koyuyor ne de Pakistan yönetimi ABD ile ilişkilerini koparıyor.
Bu bakımdan ABD-Pakistan ilişkilerinin seyri bölgedeki dengeler açısından büyük önem taşıyor.

evrensel.net
www.evrensel.net