Gül niyetine kusmuk kokusu


10 Mayıs 2011 08:52

Hastalar ziyaret, sevenleri buluşmak ister. Ama yoğun bakım bir duvar gibi engeller kavuşmalarını. Hep bir telaş vardır ertelenmişliklere inat. Yıllarca görüşülmemiş bir eski dost, aylardır uğranılmamış anne, demirbaşa dönüşmüş bir sevgili, sınav yorgunu çocuklar saniyelerin hesabını yapar.
Beri yandan içeride soğuktur yoğun bakımların hem havası hem duvarları. Genelde bir monitöre bağlısınızdır kablolarla ve belki de hayatınızda ilk kez yatağınızda yapmak zorundasınızdır tuvalet ihtiyacınızı. El parmağınıza sürekli takılı duran mandalın ne olduğunu zamanla öğrenirsiniz; kah kandaki oksijen kah tansiyon ölçümünün aracı olduğunu.
Belki de tüm vücut boşluklarına yani canlı organizmanıza cansız objelerle girilmiştir: Ağızdan mideye gönderilen sonda ve beri yanında solunum yolarının aspirasyonu için kullanılan kanül, damarlarda serum setleri, idrar yollarına salınmış idrar sondası ve ucunda torba, göğüs kafesinden akciğer zarlarına yönlendirilmiş kapalı su altı drenajı, sonu gelmez gibi görünen kan alma, ilaç, serum uygulamaları!
Ve mahremin grup halleri: Onca hastanın ağrısı, iniltisi, kalplerinin monitörlerden taşan tınısı, idrar, gaita, kusmuk kokularının belirleyiciliğinde bir zorunlu kolektif yaşam. Ama o kadar da kötümser olmayalım. Kalbi durmuş bir hasta için hayata yeniden döndürüldüğünde varoluşun izi, onu hayatta olduğuna ikna eden ilk kanıt belki de yandaki hastanın kesif kusmuğudur. Bir başka hastanın gaita kokusudur belki de yüzdeki ilk gülümsemenin habercisi. “Oh be” deyip o kokuyu akciğerlerine çekerken sevdiklerine yeniden kavuşmanın mutluluğu vardır yüreğinde; kim bilir?
Hayat yoğun bakımda da güzel. Yeter ki gündelik rant siyaseti girmesin.Yeter ki ölümle randevusunda bir hastanın başbakanlar milletvekilliği aday adaylığı formu almasın; yeter ki bakanlar, başbakan yardımcıları bilinci kapalı hastanın “uyandırılması istemedim” diyecek kadar bir bilim dışı kibre sahip olmasın.


Nefretin şiddet iklimi

Anayasa emrediyor anladık. Hepimiz milliyetçi olmak zorundayız, hem de en Atatürkçüsünden. Devlet emrediyor biliyoruz; Türk, doğru, çalışkan olmak, büyüklerimizi saymak durumundayız. Ve devlet yasalarıyla emre devam ediyor; bakanlar, eski TBMM başkanları büyüğümüzdür diye.
Ve bir devlet büyüğü kükrüyor; Bülent Arınç beyefendi seçim sathındaki siyasi muhaliflerini basın açıklamalarından dolayı “nefret ve şiddetle” kınamayı alışkanlık haline getiriyor. Sayın “devlet büyüğümüz” gündelik hayatta nasıl davranmamız gerektiğini yasalarla tanımlayan güncel devlet aklı eşliğinde bizleri bir anlamda Kürt siyasetçilerine karşı “nefret ve şiddet” duyguları beslemeye kışkırtıyor.
Nefret ve şiddet şarap değil ki şişede durduğu gibi dursun; ağızdan döküldüğü ile kalmıyor. An geliyor Bülent Arınç’ın da milletvekili adayı olduğu Bursa stadyumlarında Kürt düşmanlığı; Kemalpaşa, Gümüldür, Edirne, Trabzon ve daha nice beldede linç girişimi olarak karşımıza çıkıyor. Ve an geliyor şimdilik Kürt asistan hekimlere yönelik kimi hastane klinik şeflerinin ırkçı yaklaşımları ile vücut buluyor.
Öyle basite almayın sayın Arınç’ı. O “her şeyi bilenlerimizdendir”. Kadınlara karşı nasıl konuşulması gerektiğinden tutun da yoğun bakım ziyaretleri nasıl olura kadar onun bizlere hep bir ‘referans cümlesi’ olmuştur.
Arınç’ın İbrahim Tatlıses’i yoğun bakımda ziyaretini hatırlıyor musunuz? Beynine isabet eden kurşun sonrası bilinci kapanan sanatçıyı yoğun bakımda ziyareti sonrasında “uyuyordu, uyandırmak istemedim” diyebilecek kadar da bizden birisidir o. Ama hastanede dışa vurduğu kibirle çocuksu sahicilik arasındaki git gel, onun nefret suçlarını bir kez daha kışkırttığı izlenimini maalesef örtemiyor.

evrensel.net
www.evrensel.net