Kıble meselesi-1


07 Mayıs 2011 09:35

Kirvem,
Senin de bildiğin gibi, son günlerde başbakan Erdoğan tarafından “ucube” diye tanımlandıktan sonra “kelle”sinin vurulup ardından da yer ile yeksan edilmesini istediği “gariban” İnsanlık Heykeli’nin serencamı, pişmiş tavuğun başına gelenleri nerdeyse solladı!
Aslında hepimizce malum olan gerçek şu ki, ülke genelinde heykel denince aklımıza öncelikle hemen her okulun bahçesini, veya “resmi” dairelerin bir köşesini “süsleyen”, aynı tornadan çıkmışçasına sarı yaldızla boyanmış Atatürk “büst”leri gelir.
Bu baptaki kısıtlı, sınırlı heykel “kültür”ümüzü bir tarafa dehlediğimizde, görünen o ki; tıpkı “resim”, “fotoğraf” gibi “gâvur icadı” oldukları için ezelden beri başımızın pek de hoş olmadığı bu “taş, mermer yığınları”, bundan evvel de yine kimi muhterem “yetkili” zevatlarca önce tükürük yağmuruna tutulup, sonrasında da yine kim bilir hangi “kamu” binasının loş, nemli dehlizlerine, küflü depolarına diri diri gömülüp, kendi “makus kader”lerine terk edildiler.
Bu kez de muhterem başbakanımız tarafından ölüm “ferman”ıyla “ödül”lendirilmiş bir “ucube” yüzünden dertlenip, dahası da “harç bitti yapı paydos” misali iş işten geçtikten sonra şu ya da bu minvalde dil dökmek belki de boşuna telaş dikine tıraşın ta kendisi mi ne!
Öyle ya da böyle yine de özenip, bezenip göbek adını “İnsanlık Heykeli” diye tanımlamakla yetinmeyip, ayrıca dikildiği yüksek tepeden arada bir de olsa Ermenistan’a göz kırpıp, dolayısıyla “barış”tan yana uzaktan uzağa “flört” etmesini dilerken, neden sonra tam da yüz seksen derecelik bir “U” dönüşüyle, doğduğuna doğacağına pişman ettiğimiz bu heykeli “öte taraf”a, “ucube” kimliğiyle apar topar “kefen”siz postalamak, öyle sanıyorum ki her babayiğidin, her ulusun kolay kolay beceremeyeceği üstün bir başarıydı!
Bu başarının temelinde öncelikle başbakanımızın fevkaladenin fevkinde ince, estetik zevkinin yanı sıra, ayrıca güzel sanatların hemen her dalıyla “al takke ver külah” kadar iç içe olan yakınlığı, belki de mazisi taa bir zamanlar meşin topun peşi sıra koşuşturduğu yıllara kadar uzanan “birikim”leri yatarken, beri taraftan onun ağzından her çıkan söze, buyurduğu her kelama şapka çıkarıp ardında, arkasında, yanında, yöresinde saf tutan “mümin”lerinin de payı bittabi ki inkâr edilemezdi!
Her genel seçim arifesinde, hemen tüm iktidarlarca üç oy, beş rey karşılığında direkt veya dolaylı yollarla görmezlikten gelinen sözde “imar planları”nın ardından “gecekondu”lara kapı aralayan zihniyet; her vesileyle bir punduna getirip, dolayısıyla gecekonduları af kapsamına alıp çoğuna haksız yere “yasal statü” tanırken, öte yandan bunca aydan beri Kars’ın en belirgin tepesinde, bilumum “yetkili” zevatın gözlerinin önünde “kaçak” yollarla değil, açıkça, alenen yapılmasına müsaade edilip, üstelik bunu da dosta, düşmana İnsanlık Anıtı gibi hem kulaklara, hem de gönüllere hoş gelen bir ifadeyle “pazarlamaya” kalkışıp, hatta sanki derununda bir bakıma şu bildiğimiz klasik “Yurtta sulh, cihanda sulh” deyimini de çağrıştırırken, birden bire keyfi, cavalacoz sebeplerle yıkılmasına “ferman” çıkarılan bu heykel, aslında belki de gölgesinden bir türlü kurtulamadığımız gibi, keza iliklerimize kadar işlemiş olan “yap-boz” zihniyetinin de bir anlamda aynaya yansıyan görüntüsü müydü, kim bilir…
Özüme kalırsa, tıpkı “Ecel gelmiş cihane baş ağrısı bahane” türünden bir yaklaşımla, bu heykel daha ilk doğduğu andan ya da yapımına başlandığı günden itibaren, eninde sonunda bir “kulp”, bir “kılıf” uydurulup yıkılmaya, daha da doğrusu “bertaraf” edilmeye mahkumdu!
Neden?
Çünkü “kıble”si Ermenistan’a dönük bir heykelin bu topraklarda yaşamaya hakkı yoktu…
Yani?
Yani devamı haftaya Kirvem!

evrensel.net
www.evrensel.net