Çılgınlık, çılgın, çıldırmak…


01 Mayıs 2011 12:01

Seçimler yaklaştıkça yapay yaratılan gündemler de artıyor.
Bunların arasında amacı aşanlar da oluyor elbette… Bizde de, başka ülkelerde de…
Ama kimileri çılgınlık ile “utopia”yı karıştırıyorlar.
Ütopya, bugünün bilgileriyle, koşullarıyla kısıtlı olan çoğunluğun imgelemini (muhayyilesini) aşan düşüncelerdir. Bana göre en azından iki özelliği var: Biri, bugün olmasa da bir gün olabileceği… Öteki de insanın, toplumun yararı, geleceği üzerine olması… Ancak böyle düşüncelere “utopia” denilebilir.
Sanatçının, bilim insanın ütopyacı olmaları azıcık onlardan beklenen bir niteliktir. Bir devlet adamının ütopyası olması ise çok sakıncalı sonuçlar doğurabilir. Hele hele çılgın olması büyük sorunlar yaratabilir. Yirminci yüzyılda bunun örnekleri görüldü…
Çılgın tasar dendiğinde ilk usuma düşenler bunlardı. Sonra da irdelemeğe başladım…
Kıya (cinayet) olaylarında usta polisler düşünürler ya: Bu kıyadan yararlanacak olan kimdir ya da kimlerdir? Bu düşünce çoğunlukla çözüme de götürür. Benim de, “Böyle çılgın gözüken aslında hiç de çılgın olmayan tasarımdan kimler nasıl yararlanacak?” diye düşünmem doğaldı.
Marmara denizini, Sakarya ırmağı üzerinden Karadeniz’e bağlamak çok eski bir düşünce… Ama tartışılabilecek bir düşünce, bu günün olanaklarıyla…
Ecevit’in Haliç’i Karadeniz’e bağlama tasarımı da, hem Haliç’i arındırmak hem de Boğaziçi’ni petrol taşıyan gemilerden kurtarmak amaçlıydı sanırım. Ama sakıncaları vardı… Tartışmalar bir olura götürmedi…
Son çılgın (?) tasar ise hemen önümüzdeki seçimle ilgili görülüyor.
Olmaz mı?
Olabilir…
Ama bunun için dolularla boşları karşılaştırıp, belki de yıllarca eksileri artılarıyla enine boyuna düşünülmüş olması gerek. Hem de öyle kamuoyundan gizleyerek değil… Türkiye’nin bütün sorun alanlarının uzmanlarıyla…
(Düşünün, beş yüz kişilik “İmar Planlama Bürosu” kuruyorsunuz (bayağı sevinmiştik)… Bu takım yıllarca çalışıyor… Kuzey ormanlarının önemini vurguluyorlar her şeyden önce… 1/100 000 ölçeğinde tasar yapıyorlar… Sonra bir yönetici, helikopterle uçup, gerekliymiş gibi bir üçüncü köprü yerini, bütün ön çalışmaları hiçe sayan bir tutumla belirleyiveriyor. Böyle bir ülkede tasarımcı olmak, plancı olmak ne acı…)
Ayrıca, sorunlarımız içinde en önemlisi “İstanbul Kanalı” mı?
İstanbul’da, Kuzey Marmara’da 1999’dan beri en önemli sorunumuzun DEPREM olduğunu bilmeyen var mı? O günden bu güne insanlarımızın yaşamları için bir şey yapabildik mi?
Altı-yedi mimar depremden sonra bir yılı aşkın süre her hafta toplanarak bu konu üzerinde düşündük. Vardığımız sonuçları da içimizden biri hükümete iletti. Bizim saptamamıza göre (felsefecilerin, jeologların, deprem uzmanlarının, sosyologların vb. ön çalışmalarına dayalı olarak) söylenen güçte bir depremde İstanbul’daki yapıların yüzde 11’i sağlam kalabiliyor, milyonun üzerinde insanımızı yitiriyorduk… Yollar da tıkandığı için yaşayanlara ulaşma güçlüğü de göz ardı edilemiyordu…
Deprem bir yana, İstanbul’a “kent” adını verebilmemiz bugün bile pek gerçekçi değil. Ne kültür, ne sanat, ne alt yapı donanımları yeterli değil çünkü… (Son günlerde hâlâ su, elektrik kesilmeleri yaşayıp duruyoruz.)
Yani kentler kurmayı düşünmeden önce, önümüzdeki ivedi sorun İstanbul’u nasıl yeniden “kent” yapabileceğimizdir.
Elbette önce bu günkü insanlarımızın sorunlarına yoğunlaşmalıyız. Önce onların yaşamlarını çağdaşlaştırmaya çalışmalıyız. Bunları çözümledikten sonra “çılgınlık” üzerine tartışmağa yüzümüz olabilir.
Su “ rezerv”lerimiz ne olacak?
Benim bildiğim Trakya’daki yer altı sularımızı kirlettik bile…
İstanbul, su sağlayabilmek için, Trakya’nın sularına el koymağa çalışıyor… Trakyalılar da bu korkuyla yaşıyorlar.
Çılgın kanalla yitireceğimiz tarım alanları, orman alanları us almaz boyutlarda… Bunun sonuçları nasıl karşılanacak?
Kanaldan bizim tankerlerimiz mi geçecek?
Uluslararası antlaşmaları nasıl aşacağız? Montrö Antlaşması bizi değil, başka ülkelerin isteklerini öne almıyor mu? (Rusya’nın tüm geçmişi Akdeniz’e inmek üzerine değil mi?) Bunu bütün ülkeler adına denetleyebilecek miyiz? Petrol geçişi için ille kanal mı gerekli?
Anadolu’nun bozulmuş olan kalkınma dengesini daha da bozacak mıyız?
Bu durum yıllardır başımıza neler açtı… Çözümleyebildik mi bu sorunu, on binlerce “şehit”imize karşın?
Anadolu’nun temel sorunları içine oturtulmayan İstanbul kime yarayacak?
Anadolu’nun hangi sorununa merhem olacak bu çılgınlık? Çözüm yolu bu mu?
Bütün bunları düşündükten sonra, “Bu işten kimler kazanır?” sorusuna geliyoruz.
Burada çılgın bir rant yok mu?
Şimdiden yeryüzü çapında üstenciler (müteahhitler), oraları şimdiden ele geçirmiş olan RANTçılar ellerini ovuşturmağa başlamışlardır.
Çıldırmak işten değil!
Bütün bunları, iki TV kanalının (Hayat TV, CNN TV) çağrıldığım canlı yayınlarına katılarak, kıyısından köşesinden dile getirmeğe çalıştım. Ancak TV’nin kısıtlı sürelerinde yeterince açık anlatamamış olabilirim diye, bir de ak üstüne kara yazayım dedim.

evrensel.net
www.evrensel.net