Hindi gibi düşünmek meselesi


30 Nisan 2011 10:08

Kirvem,
Sekiz yıldan beri “Durmak yok, yola devam!” sloganıyla kendi bildiği doğrultuda iktidarını sürdüren Başbakan Erdoğan ve onun her söylemine “hınk!” diyen tayfasına göre, ülkemizin hali ahvali yıllar yılı kifayetsiz, “çapsız” yöneticiler tarafından kelimenin tam anlamıyla “enkaz” yığınından farksız bir duruma sürüklenmişken, daha sonraları, yani halkımızın teveccühüyle tek başlarına iktidara geldikleri ilk andan itibaren sergiledikleri yüksek “performans”ın yanı sıra, keza dirayetli idareleri sayesinde memleketimiz her geçen günün ardından bir nevi “gülistan”a döndü, dönüşoor!
Aslında muhterem Başbakanımızın bu tespitlerine, konuştukça ağzından bal damlayan belagatine katılmamak ya da aksini iddia etmek mümkün değil!
İşte önceleri ağızlarda sakız misali gezen, ama nedense bir türlü rayına oturtulmayan, daha da doğrusu oturtulamadığı için de her an parçalanıp, bölünüp güme gideceğinden endişe edip dehşete kapıldığımız “birlik ve beraberliğimizin” sil baştan tesisi için bismillah deyip başlattığı “açılım”lar bunun en bariz kanıtı!
Nitekim taa fi tarihinden itibaren memleketin başına musallat olup huzurumuzu bozan Kürt meselesini, onun gibi seneler senesi sürüncemede kalan, halı altına süpürülen Alevi sorununu, keza aynı şekilde devreye soktuğu Ermeni, Roman açılımlarını da bir kalemde kökünden halledip, ebediyen gündemden silip, böylece ülkenin her tarafında gerçekleştirdiği bu “barış” ortamı sayesinde gari bu “vatan”ın tüm “yurttaş”larının birbirlerinden zerre kadar farklarının olmadığını her vesileyle ispatlaması az buz şey mi ka yavrum!
Kabul edelim ya da etmeyelim daha düne kadar “Evropa” da yüzümüze kapatılan kapılar, bugün bu saat “Açıl susam açıl” babında gerçekleştiyse, ülkemizin vatandaşları vizesiz mizesiz oralarda ellerini kollarını sallayıp istedikleri gibi cirit atıp döner çevirebiliyorlarsa, bütün bu gelişmelerin temelinde yatan sır, bittabi ki Başbakanımızın uluslararası “arena”larda, Amerika’nın “kanka”sı olduğu için kimselerin fazla bulaşmaya cesaret edemediği Yahudi meslektaşına meşhur Osmanlı tokadı yerine biraz daha kibarca davranıp çektiği “one minute!” zılgıtı sayesinde gerçekleşmiştir evelallah!
Ayrıca son zamanlarda kendi ülkelerindeki “despot” liderleriyle ve onların hot-zotlu idare tarzlarına kazan kaldırıp suskunluklarını bozan Arap halkları, kendilerine bir bakıma “idol” olarak muhterem başbakanımızı seçip, hatta yeni doğan çocuklarına Tayip ya da Recep adlarını vermeleri bu ülkenin hepsi de birinci sınıf “vatandaş”ları olan bizlerin gururunu, onurunu nasıl okşamasın ki ağparik!
Aslında saygıdeğer Başbakanımızın arada bir gerek kefere diyarlarında, gerekse Misakımilli sınırları dahilinde şu ya da bu nedenle tepesinin tası attığında Yaradan’a sığınıp çevresindeki insanlara yağmur misali zılgıt üstüne zılgıt yağdırması belki de kimi vatandaşlarımızı yarım porsiyon rahatsız etse de, ben özüm kendi payıma atılan bu zılgıtlardan zerre kadar şikayetçi hem değilim, hem de bunun bir zaruret olduğuna yürekten inanıyorum!
İnanoorum, çünkü görünen köy kılavuz istemez misali sağda solda, orada burada atılan bu zılgıtlar, bu babalanmalar sayesinde memlekette işler hani deyim yerindeyse şıpın işi anında rayına giriyor elhamdülillah…
Mesela geçenlerde Türofed Kongresi’nde turizmcilere dönüp “Bitlis’e, Muş’a gidiyoruz bir otel yok” diye fırçalamasının akabinde bu illere yatırımcılardan 10’a yakın 4 ve 5 yıldızlı otel başvurusu geldiyse, keza yine mesela son günlerde Kars’a yaptığı bir gezi sonucunda şeklini, şemailini, eşkalini beğenmediği bir heykele “ucube” deyip, tez elden yer ile yeksan edilmesini buyurup, bu bapta “fetva” verir vermez, bu emri hemen yerine getirmek için bir sürü “yetkili” zevat ile zerzevat taifesi tam da Osmanlıdan miras kalan “kul” zihniyetiyle anında el pençe divan durup gereğini yapmak için Allah Allah nidalarıyla seferber olup, önce heykelin başını “urup” akabinde de geriye kalan kısımlarını parça pinçik ettiyse, demek ki milletçe üç öğün fırça yiyip, zılgıt duymamız şart!
Öyleyse?..
Öyleyse Başbakanın bu efelenmelerine, hatta “derebeyi” havalarındaki bu tavırlarına sinirlenmektense, öncelikle atalarımızın bizlere devrettikleri “kabahat söyleyende mi, yoksa söyletende mi” deyimini anımsayıp, sonra da şapkalarımızı, kasketlerimizi, külahlarımızı önümüze koyup hindi gibi düşünmemiz mi gerekir, bilemoorum Kirvem!

evrensel.net
www.evrensel.net