1 Mayıs ve ‘ideolojik sendikacılık’


30 Nisan 2011 10:07

ÖSYM’nin ardı arkası gelmeyen sınav skandalları, seçim gündemi ve son olarak hükümetin “çılgın projesi” derken, 1 Mayıs  bu sene ülke gündeminin oldukça arka sıralarında kaldı. Geçtiğimiz yıllarda 1 Mayıs öncesi yürütülen hummalı afiş çalışmaları da bu sene pek göze çarpmadı. Anlaşılan o ki, son yıllarda 1 Mayıs gündeminin merkezine oturtulan Taksim meselesi de çözülünce pek çok sendika ve “sol” siyasetin söyleyecek pek birşeyi kalmadı. Çalışma hayatında bu denli keskin bir dönüşümün yaşandığı, sendikal örgütlülüğün hızla çözüldüğü bir dönemde, 1 Mayıs öncesinde sendikaların büyük kesiminin böylesine sessiz kalmasının başka bir açıklamasını bulmak zor.
Geçtiğimiz günlerde hükümet cephesinden kamuoyuna yansıyan iki açıklama hükümetin çalışma yaşamına bakış açısını ve sendikal hak ve özgürlüklere dair algısını özetlemesi açısından dikkat  çekiciydi. Bunlardan ilki Bülent Arınç’ın Bursa’da Gazeteciler Cemiyeti’ni ziyaretinin ardından basın sektöründe sendikalaşmaya ilişkin soru üzerine yaptığı açıklamaydı. Arınç kısaca kapının önüne konulmayı göze alan ya da işverenin rızasını alan işçinin sendikalı olabileceğini, işverenin sendikalaşmak isteyen işçiyi kapının önüne koyması durumunda zorlayacak halleri olmadığını belirtmekteydi. Cesaretiniz varsa sendikalı olun diyordu Arınç. Ülkedeki hak ve özgürlükleri genişletme iddiasıyla yeni bir anayasa yapmaya soyunan AKP’nin, sendikal hak kavramından ne anladığını tüm yalınlığıyla ortaya sermekteydi bu açıklama.
Bir diğer açıklama ise Arınç’dan birkaç gün önce Erdoğan’dan geldi. Erdoğan Memur-Sen Genel Kurulunda yaptığı konuşmada ülkedeki sendikaları ideolojik olan ve olmayan sendikalar olarak ikiye ayırdı. İdeolojik olmadığı için övdüğü sendika elbette ki AKP’nin siyasi çizgisine yakınlığıyla bilinen Memur-Sen idi. Yine ironiktir ki, ideolojik olmadığı için övdüğü sendikaya, referandumda kendisine destek verdiği için teşekkür etmek üzere oradaydı. Bu konuşmayı tekrar hatırlatmamdaki amaç Erdoğan’ın “ideoloji” sözcüğünün yanlış kullanımını vurgulamak değil. Aksine, başbakanın deyimiyle ideolojik olmayan”, perspektifini çalışma hayatında bölüşümü ve çalışma koşullarını düzenlemekle sınırlayan bir sendikal anlayışın uzun vadede kendini sürdürebilmesinin ne denli zor olduğunu tartışmak.
Dünyada ve ülkemizde sendikal örgütlülüğün hızla çözüldüğü, etkinliğini yitirdiği, ücretli kesimin üretimden aldığı payın giderek azaldığı bir süreci yaşıyoruz. Kişi başına düşen gelirdeki çarpıcı artışlar işçilerin yaşam kalitesine yansımıyor, tersine geçmişten bugüne gelen kazanımları birbiri ardına tasfiye ediliyor. Bu sürecin ardındaki belirleyici etken sermaye birikim sürecindeki köklü değişim. Sermayenin bu denli küreselleştiği, ulaşım ve iletişimin son derece ucuzladığı, üretimin küçük maliyetlerle  bir ülkeden diğerine kaydırılabildiği bir ekonomide uluslararası ücretler ve üretim koşullarının en dipte buluşma eğilimi. Akademisyenler bu süreci “dibe doğru yarış” olarak adlandırıyorlar. Bu koşullar altında ülke içerisinde üretilen zenginliğin daha adil dağılımına ilişkin müdahaleler, düzenlemeler etkinliğini büyük ölçüde yitiriyor. Sermayenin üretim maliyetlerini arttıracak herhangi bir tedbir üretimin farklı bir ülkeye kaydırılmasına neden oluyor. Dolayısıyla üretim araçlarına dokunmaksızın doğrudan bölüşüme dair düzenlemelerle sosyal adaleti sağlamaya dönük anlayış da geçerliliğini yitiriyor. Yakın geçmişte Asya ülkelerinde gördüğümüz gibi olağanüstü büyüme rakamları dahi geniş toplum kesimlerinin yaşam standartlarını geliştirmekte yetersiz kalıyor. Bu süreçte sadece sendikaların değil, “sosyal demokrat” siyasetin de hareket alanı daralıyor ve söylemler kimlik siyaseti, türban vs. gibi konulara sıkışıp kalıyor.
Bu süreçte bölüşümün yeniden düzenlenebilmesi, çalışma koşullarının, sosyal güvencelerin geliştirilebilmesi açısından iki unsur ön plana çıkıyor. İlki, sermayenin uluslararasılaştığı oranda sendikal örgütlülüğün de uluslararasılaşması ve çalışma koşullarının küresel olarak iyileştirilmesine dönük ortak bir mücadele yürütülerek sermayenin kaçış alanlarının sınırlandırılması. Büyük bir zenginliğin az sayıda kişinin elinde toplandığı, toplumların çok büyük bir bölümünün emeğiyle hayatını kazandığı ya da işsiz olduğu bir ortamda iki kesimin örgütlülük seviyesi arasındaki dev farkı gözetirsek bu yöntemle yaşanan tasfiye sürecini tersine çevirmek olanaksız gözüküyor. O takdirde tek bir çıkış yolu kalıyor. Bu da mevcut sermaye birikim rejiminden kopuşu, üretimin ve toplumsal yaşamın yeniden organizasyonunu gerçekleştirebilecek köklü bir dönüşümü ve bunu sağlayabilecek Başbakanın diliyle “ideolojik” bir sendikal örgütlülüğü gerektiriyor. Başka türlüsünün varlığını sürdürebilmesi de zaten iktidarların desteği olmaksızın olanaklı değildir. Ona artık sendika denir mi, o da ayrı konu.
Daha güzel 1 Mayısları hep birlikte görmek dileğiyle...

evrensel.net
www.evrensel.net