Komşudaysa katliam, Türkiye’deyse orantılı şiddet!


26 Nisan 2011 10:13

Anadolu topraklarında doğanları ikiye ayırmak, bu topraklarda doğanların değil, bu topraklarda anlatılan hikayelerin yarattığı bir ruh halidir. Hikaye anlatıcıları aslında yüzleri annemize ve babamıza çok benzeyen başka insanlardan bahsederler bize. Tenleri bizden daha açık ya da daha esmer olan; ama Lorke denince halaya koşan bizim gibilerden. Ama hikayeler, bir halayın bile başı olduğu dayatması gibi, bir baş ve takipçi hiyerarşisi sunarlar bize. Her hikaye anlatanıyla meşruiyet kazanır, her katil silahını kullanış tekniğine göre bilinir en çok da.

Şimdi gelin, tüm o anlatılmış hikayelere bir kez daha bakalım. Devletin bilmediği Kürtçe ya da yabancı dil saydığı Ermenice olarak derlenmiş, yazılmış, söylenmiş, bir kısmı Fırat’ın öte yakasında, bir kısmı Ararat’ın arkasında kalmış o hikayelere en ufak bir korku duymadan bakalım. Yapabilir miyiz? Yıllarca devletin eli kanlı kalemlerinin ya da Çölaşan gibi rütbesiz askerlerin yazdıklarının peşine düşüp gerçekleri arayan bu toplum değil miydi, Hrant’ı katleden ya da 1990’ların Diyarbakır’ında yaşananları OHAL’in olağan cinayetleri olarak gören?

25 Nisan 2011 tarihli gazetelerde ben aradıklarımı bulamadım. 24 Nisanda da öyle. Sanki, Türkiye toplumu kocaman bir tıp çemberi oluşturmuş ve bu oyunu layığıyla oynuyordu. Elbette aramızda kendine sosyalist diyen kimi gruplar da vardı ve bağırıyorlardı kendilerini ülkücülerden ayıran hiçbir şey olmadığını hepimize hatırlata hatırlata, suratlarımıza bozkurt işareti yaparak İstiklal Marşı’nı söyleyenlerden farkları yoktu. Onlar hepimize Türk, Sünni ve Erkek olduğumuzu hatırlatarak bizi “hizaya gelmeye” davet ediyorlardı.

Bunu neredeyse bütün büyük şehirlerde yaptılar. “Denize döktük” cümlesinin hemen ardına saklanıp tarih boyunca bize “Yunan düşmanlığı” dışında hiçbir şey aşılamayanlar ülkenin diğer yakasıyla Ermenice ya da Kürtçe bağlar kurma izni vermediler. Şimdi ise İbrahim Oruç’un ölümünün ardından tutulan yası bir “terör eylemi” olarak sunacaklar bize. 14 yaşındaki çocuğun kolunun kırılışına ait youtube’da da var olan görüntülere “kurgu” diyen devlet elbette kocaman bir halkın yasına sahip çıkmayacaktı.

Siz bu yazıyı okurken takvimleriniz 27 Nisanı gösterecek..
Türkiye’nin doğusunda ve batısında değil her yanında kadınlar öldürülmeye, translar bıçaklanmaya, kadınlara toplumsal “bekaret”  obsesyonumuz bahanesiyle bayan denmeye, işçiler sömürülmeye, çocuklar babalarından dayak yemeye, bankalar birilerinin kapısını icra için çalmaya devam edecek. Adalet ve Kalkınma Partisi ise hepinize sonradan Dolmabahçe’de tatlıya bağlanan o muhtıra olayını anımsatacak, sanki kendilerine hiçbir yararı olmamış gibi.
Türkiye’nin tarihini tekrar yazanlar, tarihlerini egemenlerin kendi içlerindeki kavgaları üstünden yazmaya devam edecekler. Mehmet Barlas köşesinden muhtırayı hatırlatacak size, Emre Aköz hepimizi darbeci olmakla suçlayacak. Bir diğer tarafta Etyen Mahçupyan AKP’nin ne kadar cici bir parti olduğunu, Türkiye’nin sorunlarına derman olacak yegane iktidar olduğunu söyleyecek, adaylığı koparamayan Yiğit Bulut ve Türköne gibi aday adayı artıkları ne yapar bilinmez; ama onlar olsa olsa bu halaya soğuk bir katılımda bulunacaklar. Siz bu satırları okurken Mehmet Metiner ana akımdan bir haber kanalına çıkıp AKP’nin Kürt sorununun demokratik çözümü için ne kadar doğru bir parti olduğunu hatırlatacak, sanki Kürt halkı barış için hiç bedel ödememiş gibi.

İşte tam da bu yüzden siz bu satırları okurken tüm bu insanlar sosyalist bir gazetede değil, patronlarının gazetelerinde dolgun maaş çekleriyle hepimize “gücün karanlık tarafı” güzellemesi yapmaya devam edecekler. Onlar Türkiye’nin iş bilenleri. Çocukları asla “Yarın cenazesini alırsınız” denerek karakollara sürüklenmeyecek olanlar. İşte tam da bu yüzden, bu ülkenin iyi çocuklarıyla kötü çocuklarını ayırt edişimizde “haysiyet” kelimesinin lügatte yokluğunun anlamını bize tekrar tekrar öğreten onlar olacak. Bize nükleerin bile “özünde iyi” olduğunu söyleyecekler. Bu ülke AKP’nin kayığına da “özünde iyi çocuklar” diyerek binmedi mi? Denizin dibini boylamadık mı? Size soruyorum, tabii hâlâ boğulmadıysanız!

evrensel.net
www.evrensel.net