Yoksul hastaya güvenlik sorgusu


26 Nisan 2011 09:45

Herkese eşit ücretsiz sağlık hizmetini şiar edinmek varken “yeşil kartı” yaygınlaştırmak neden?
Bir Roman mahallesinde “yeşil kartı ne yapayım, ben ellerimdeki nasırı özledim; nasır benim işim ve sosyal güvencem olduğu anlamına geliyordu” diyen işsiz genci daha önce de sizlerle paylaşmıştım.
İşte bu nedenle “yeşil kart  uygulaması bir onursuzlaştırma sürecidir” diyenlere de kulak vermekte yarar var. Aslında bunun ipuçlarını başvuru belgelerinde de görüyoruz. İnternetten kısa bir sorgulama yaptığınızda resmi kurumların web sayfalarında bakın karşınıza ne çıkıyor:
“Valilik veya Kaymakamlığa ilk olarak başvuranların yeşil kart başvuru ve bilgi formları, muhtarlıklara, nüfus müdürlüğüne, defterdarlık veya mal müdürlüğüne, tapu sicil müdürlüğüne, belediye başkanlığına ve gerekli görülen hallerde emniyet ve jandarma teşkilatı ile diğer kurum ve kuruluşlara havale edilir.”
Son cümle sanırım dikkatinizi çekmiştir; isterseniz yeniden okuyalım: “gerekli görülen hallerde emniyet ve jandarma teşkilatı ile diğer kurum ve kuruluşlara havale edilir.” Bir anlamda son onay mercii devletin güvenlik birimleri. Burada amaç nedir? Yoksul insanlar ne için yeşil karta başvuruyor? Elbette hasta olduklarında sağlık hakkından yararlanabilmek için? Yoksullar potansiyel suçlumudur yoksa? İşe girişlerde bile eski adı ile “iyi hal” kağıdını  adliyeden alırken bizler neden yoksullar sağlık hakkı için güvenlik birimlerinin onayına sunuluyor?


Yaşam yoksulluğu

Diğer yazımda evlere temizliğe giden ama sağlıklı yaşamayı başarabilen bir göçmenden söz etmiştim. Şimdi de ona iş verenlerin sağlığına göz atalım.
Muhtemelen bir işi düşük de olsa eşlerin ikisinin de maaşı vardır. Sabah erkenden işe koşarlar; kim bilir belki de gün boyu bir masa başında canlarından bezinceye kadar çalışırlar. Sokak dili ile “stresin bini bin para”, hareketsizlik ve bir o kadar yorgunluk had safhada.
İş koşturmacası arasında öğlenleri fastfood tarzı sağlıksız beslenme ise kaçınılmaz. Sabahları bir simit, belki yanında biraz peynir; akşamları ise yorgun argın eve dönüş ve tıka basa akşam yemeği.
İki maaş olunca araba sevdası, ‘bir pazar günü boşuz semt pazarını boşlayalım marketten hallederiz’ kolaycılığı ve çorap söküğü gibi giden izdüşüm. Daha yalın hali ile büyük market kapısına park edilmiş özel araç, ürünleri elde değil marketin el arabası ile taşıma kolaycılığı yani sıfır kalori harcama. Doğal olarak gelsin aşırı kilo, hipertansiyon, kalp hastalığı ve daha niceleri.
Şimdi kendimizi sorgulama zamanı. Kim daha yoksul?


İnsanlık halleri

Yoksullar özünde onurludur. Ve bizleri diri tutan belki de onların onurlu öyküleridir. Yıllar öncesinde okuduğum bir röportajı hâlâ unutamadım. Van’da mülteci kampında ayakta kalma mücadelesi veren üç kadın bakın sağ kalabilmeyi nasıl başarmışlardı. Diyorlardı ki “bizler çalışmak istesek de iş yok; hele köyleri yakıldığı için yerlerinden olanların gelmesinden sonra daha da zorlanıyoruz.” Ve devem ediyorlardı “bakkalların ekmek camekanlarının altındaki kırıntıları toplayarak karnımızı doyuruyoruz” diyerek.
Usumda kalan bir başka öykü doksanlı yılların başında İzmir’e ait. Bulgaristan’dan adları değiştirildiği savı ile Türkiye’ye getirilen yoksul bir göçmen ilk yıllarında bakın nasıl yaşama tutunuyordu. Bir taraftan bulabildiğince evlere temizlik işlerine gidiyor, öte yandan sağlıklı beslenebilmenin olanaklarını zorluyordu. Bir gün tavuk eti üretimi yapan işletmelerin tavukların kafalarını attığını, bazen bıçak kayması ile boyunlarının da çöpe gittiğini görünce meseleyi kavramıştı. O günden sonra evinde her gün tavuk boynu ile çocuklarına proteinden zengin yemek pişirebiliyor, hafta sonları İzmir’in kırlarından topladığı otları ve pazar bitiminde atılan artık sebzeleri de değerlendirerek dengeli beslenmeden vazgeçmemiş oluyordu. Üstelik bayat ekmeği fırınlar yarı fiyatına satıyorlardı. Tüm bunları yaparken arabaya binmiyor, kırlara uzanırken kısmen de olsa temiz hava soluyor, sporu yaşam ile yoğuruyor yani sağlıklı kalıyordu.
Bu örnek kanımca yoksulluğun tanımını yeniden dillendirmeyi gerekli kılıyor. Fark etmeden kapitalizmin bizlere dayattığı kalıplar üzerinden algılıyoruz hayatı. Bir hekim gözü ile son derece sağlıklı yaşayan bu güzel insana yoksul demek mümkün mü? Olsa olsa  yastık altında parası yok diyebiliriz. Hani haksız değil Romanlar “para bayatlar” derken.
Bu öyküler çoğaltılabilir elbet. Ama bunların tümü bizlere bir gerçekliği yeniden hatırlatıyor: “Yoksulluk süründürür, kapitalizm ise öldürür”

evrensel.net
www.evrensel.net