Şu bürokrasi…


24 Nisan 2011 11:43

Sınav skandalının sarsıntıları durmadı. Parmaklarını halkın, ille de gençlerin gözlerine batıra batıra geleceklerini garanti altına almaya bakmaktaydılar. Müsteşarlar, müşavirler, yeni ÖSYM ve YÖK başkanları, TÜBİTAK’a, Merkez Bankası’na, YSK’ya, Yargıtay’a, Anayasa Mahkemesi’ne yüksek bürokratlar gerekti. En iyileri hazırlanmalı, kazasız-belasız ilerlemeleri sağlanmalıydı. KPSS’ydi, YGS’ydi ne varsa kullanılmalı, “Türkiye’nin geleceği” kurtarılmalıydı. Türkiye demek onlar demekti!
ÖSYM’nin imamı, kendisi de hileli biçimde gelmişti. Düpedüz çalıntı bir tercüme tez yayınlamış, soruşturma konusu olunca bir özür yazısıyla idare edilmişti. Geçen yılsa İTÜ’de doktora sınavlarında hile tespit edilmiş, rektörlük sınavları iptal etmiş, kazanamayanları kazandıran imama dur demişti. Durdurulmuştu da ne olmuştu? İmam, herkes aptal yerine konulup yükseltilerek ÖSYM’nin başına getirilmiş, her şeye rağmen “görevi”nin başında tutulmaktaydı!
Üstelik hilenin gizlenmesi için önlem de alınmıştı: Her öğrenci sadece kendi sınav sonucunu öğrenebilecek, başkasının notunu göremeyecekti. Geçen yıla kadar kimlik numarasını giren tüm sınav sonuçlarını görebiliyordu, ama bu yıl kıyaslama imkanı kaldırılmıştı. Tüm bilgi, imam ve sadakatle bağlı olduğu amirlerinin tekeline alınmış, istedikleri düzenlemeyi yapabilmelerinin yolu açılmıştı.
Ve adam sandalyeye yapışmış kalkmıyor, kimse de kaldırmıyordu.
Yüksek bürokrasinin tümü “yaptım oldu” zihniyetinde. Karar mercii onlar ya!
YSK da öyle. Bilimle alakası olmayan bir imam ÖSYM’nin başına getirilmişken, YSK’nın başına da hukuktan biç anlamayanlar getirilmişti.
Öyle gerekçelerle vetolar geldi ki, şaşırmayan kalmadı. Bir tek Siyasal’da yumurtalanan Burhan Kuzu “hukuken” sahiplendi, bir de MHP Kürt düşmanlığıyla siyaseten. Başka sahiplenen çıkmadı. “Haberim yoktu” deyip  “Hayata Dönüş”ün sorumluluğunu üzerinden atmaya çalışan H. S. Türk bile karşı çıktı YSK’ya.
Değişen TCK’nın kapattığı dosyaları yeniden açmaya kalkışmıştı. “Yok” hükmündeki evrakların peşine düşmüştü. Benim ODTÜ’de öğrencilik yaptığımı belirten evrakı bile kabul etmeyip ille de ilkokul diploması istemişti. Yoktu böyle hukuk. Ama dayatmaktaydı. Bekçi Murtaza bile bu kadarını yapmamıştı.
Sonra? Ya tutarsa diye atılan adımdan dönüldü. Tabii ki göze alınamadı. Altında kalınırdı. Seçimin meşruluğu tartışma konusu olmakla kalmaz, birçok yerde sandık da kurulamazdı. Ayaklar suya ermiş ve geri basılmıştı. Hukuksuz adımdan geri basılış da hukuksuz olmuş, çare bulunamamıştı. Bağımsızın evrak tamamlaması mevzuatı yoktu, ama var edilmişti örneğin. Mahkemelerin “böyle evrak olmaz” içerikli kararlarıyla yetinilmişti.
BDP’yi tamamen meşrulaştırmak ve oyunu artırmakla kaldılar.
Hukuk, adalet Kaf Dağı’nın ardında, bir de AKP’nin adında, yani tekelindeydi! Ne kadar kalkınıyorsak, o kadar da paçalarından adalet akıyordu.
Tunus, Mısır ve şimdi Suriye’de halk nasıl isyan ediyordu ki? Adaletin ve demokrasinin fazlasıyla çalışacak işin, ücretlerin ve sosyal güvencenin bolluğu ayağa kaldırıyordu Arap halklarını. Bizde de zorluyorlardı.
“AKP’yle de olmuyor” dedirtmek için uğraşıyorlardı. 2 milyona yakın gencin geleceğiyle oynamaktan sakınmıyor, ülkenin yeniden kana boğulmasından çekinmiyorlardı.
Atamayla, her yere adamlarını doldurarak ilerlenebileceğini sanıyorlardı. Mübarek de aynısını yapmamış mıydı? Ama yetmemişti. Esad’a da yetmeyeceği görülüyordu. O da, Mübarek gibi “reformlar”a başlamış, tavizlerle önünü almaya çalışıyor, ama yetmiyordu. Geç kalınmıştı. YSK da tavizden başka yol bulamamıştı. Yetmiş görünüyordu. Öyle mi? Türkiye’de de verilmediği, ama alındığı görülmeye başlandı. Seçimin ve seçme-seçilme hakkının garantisinin YSK değil, halk olduğu yaşanarak görüldü. YSK tahrip ederek seçim sürecini güvensizleştirmeye uğraşırken, meşruiyeti ayağa kalkan halk rayına oturttu.
Bürokrasi değil halk! Demokrasi ancak halkın egemenliği olabilir.

NOT- Sevgili yoldaşım Hüseyin İnan’ın babası Hıdır Amcamızı kaybettik. İzmir’de Kitap Fuarı’ndaydım, cenazesine katılamadım. Hepimizin başı sağ olsun.

evrensel.net
www.evrensel.net