03 Şubat 2013 10:39

Başörtüsü özgürlük müdür?

Paylaş

Kamuda başörtüsü serbestisi yeni bir tartışma değil. Memur-Sen’in “Özgürlük için 10 Milyon İmza” kampanyası, Danıştay’ın başörtülü avukatların duruşmalara girebilecekleri kararı ve AKP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyesi Mustafa Şentop’un yeni anayasada  “başörtüsü hürriyetini bir daha geri dönülmez şekilde teminat altına alacak adımlar atılacak” açıklaması tartışmayı önümüze bir daha getirdi.
“Mağdur başörtülü kadınlar” adına yapılan bütün bu kampanyalar ve açıklamaların “özgürlükler” başlığıyla ve özellikle erkekler tarafından yapılması manidar. Bu başlığın altı  “dindar erkekler her istediklerini yapıyor, kadınlar ayrımcılığa uğruyor, eğitim-çalışma ve siyaset yapma hakkı engelleniyor” cümleleri ve “din ve vicdan hürriyeti, özgürlüklerin teminat altına alınması” gibi taleplerle dolduruluyor. Bu biçimde dile getirilen serbesti talebi karşısına soru işaretiyle çıkanlar ise “demokrasiye, özgürlüklere ve kadın-erkek eşitliğine karşı olmakla” itham ediliyor. Başörtüsü serbestisi isteyenler, “başörtüsü kadını özgürleştirmez” diyen kadın hareketi ve demokrasi güçleri bileşenlerini samimi olmamakla suçluyor. Dünün “yetmez ama evet” mantığı,  bugün bu tartışmada yerini belirlemek isteyenleri aynı kumaştan dokunmuş “özgürlük” elbisesini giymeye zorluyor: “Başörtüsü kadını özgürleştirmez” mi dedin, seni gidi kadın düşmanı, seni gidi demokrasi düşmanı seni!  
Oysa çok açık. Sınırlarını dini dogmaların dayattığı kadın ve erkeğin eşitsiz varoluşları ve kadının ikincilliği kalıplarıyla çizen bir politik tahayyülün kadınların ihtiyacı olan “özgürlük” toprağını beslemesi imkansız.
Bir kadın başörtüsü takmak istiyorsa ona “başını aç” dayatması elbette ki doğru değil. Ancak politik olarak “başörtüsü serbestisini” kadın özgürlüğü meselesi olarak tartışmak da mümkün değil. Çünkü başörtülü kadınların İslami yaşam tarzıyla toplumsal varoluş talepleri, ataerkil düzenin onları görmek ve hapsetmek istediği bir kimliğe mahkûm eden sonuçlar çıkarıyor.
Gündelik yaşamda dinin kuşatıcı ve kadınları ikincilleştirici etkisinin önü her şekilde ve her alanda açıldığında, kadınlar devlet, toplum ve aile baskısıyla karar almaya zorlandıklarında, kadınlara bir “tercih özgürlüğü” kalmadığı da ortada.  
Kürtaj yaptırmak isteyen kadınların kararları doktorların vicdanına teslim edilirken,
Şiddete uğrayan kadınlar bizzat kamu görevlileri tarafında “aile birliğini bozmamak” gibi bir düsturla takvaya davet edilirken,
İş yoğunluğu başta olmak üzere pek çok sıkıntı ile boğuşan, iş güvencesini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olan kamu emekçisi kadınlar için işyerlerinde Memur-Sen’in talebiyle Kur’an kursları açılırken,
Bir kadın şort giydiği için otobüste tekme tokat dövülürken,
Kadın cinayeti ve şiddet davalarında mahkemeler, “kadının iffeti ve ahlaklılığı”  ölçütüyle erkeği neredeyse “eline sağlık” diyerek ödüllendirirken,
Kadınların 5 çocuk doğurması çağrısı alakalı alakasız her vesileyle başbakanın ağzından dökülürken,  
6 yaşındaki kız çocuklarının başları bağlanıp Kur’an kurslarına gönderme oranı yükselir, “zorunlu” seçmeli din dersi okul yaşamının alamet-i farikası olurken,
“Çalışma, eğitim ve siyaset” özgürlüğünün sınırlarının başörtüsüyle çizilmesi abesle iştigal.
AKP geleneği ve onun “sendikacı” yandaşları kamuda başörtüsü yasağını zorbalıkla tanımlarken, kendi anlayışlarının kadınların yaşamlarındaki her şeyi belirleme zorbalığının üstünü örtmeye çalışıyor.
İster Kemalist devlet geleneğinin normları içinde “modern, etkin bireyler” olarak, ister Asr-ı Saadetin güçlü ve takvalı kadınları olarak resmedilsinler, kadınlar sistemin tüm ezme ve ezilme ilişkilerinin içinde yaşamaya devam ederler.  Kadınlar için daha iyi yaşam koşulları ve özgürlük,  bir bütün olarak karşısına çıkan tutsaklık alanlarını yok etmekten geçer, başörtüsünden değil.
En çok kadınların yaşamını tehdit eden, kısıtlayan, ikincil toplumsal konumlarını pekiştiren anlayışın yayılmasına karşı durmak için gerçek bir laikliği savunmak tam da bu nedenle önemli…

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa