Kimin iradesi, hangi demokrasi?


20 Nisan 2011 11:20

Seçim ve siyaset ya da siyaset ve seçim arenasındaki hızlı gelişmeler, kapitalist çıkarların belirlediği “demokrasi”nin niteliğini; burjuvazinin bu yönetim biçiminin siyasal gericilikle malul ve halk iradesinden kopuk olmakla kalmayıp halk iradesine karşı, yasak, baskı ve zorun şekillenişi de olduğuna bir kez daha gösterdi. İşçi sınıfı ve emekçilerin, Kürtler ve tüm öteki ezilen kesimlerin bugüne dek ne elde edebilmişler ise, bizzat kendilerinin canı-kanı pahasına; uğruna büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri bir kez daha kanıtlandı.

Bir kez daha görüldü ki, sermaye çıkarlarını temsil eden ve uluslararası tekeller yararına ülke kaynaklarının yağmalanmasına acentelik yapan politik “zihniyet”, demokrasi üzerine ne denli ateşli açıklamalar yaparsa yapsın, siyasal riyakarlık ve ikiyüzlülükten öteye geçemez. Onun gerici- tekelci siyasal karakterini belirleyen kapitalist tekelci çıkarlar, emekçilerin ve ezilenlerin çıkar ve haklarıyla ilişkisini biçimlendirmekte; sömürünün daha yoğun gerçekleştirilmesi hedefi bu ilişkinin özünü oluşturmaktadır.

Burjuvazi, evet, sömürü sistemini sürdürmek için; proletarya ve emekçilerin sınıf mücadelesi yoluyla onu zorlamasının hızını ve düzeyini düşürmek için; emekçi kitlelerini kendi çıkarları yönünde kavgaya girişmekten alıkoyabilmek için gerçekleri çarpıtmak ve yalan söylemekle yetinmemiş, sistem kanalları içinde bazı tavizleri de kabullenerek onları siyasal iktidar mücadelesinden uzak tutmaya çalışmıştır. Sadece Türkiye’de de değil, hemen tüm dünyada; tüm kapitalist ülkelerde, işçi sınıfının-ve kent-kır yoksullarının Rusya proletaryası ve halklarının 20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleştirdikleri devrimin yolunda gitmemeleri için “sosyal devlet” propagandası eşliğinde uygulamaya konan sosyal-iktisadi önlemler dahil, çeşitli yöntemlere başvurmuştur.

AKP hükümeti sekiz yıllık yönetimi döneminde bu politikayı ve yönetme taktiğini daha da geliştirip sertleştirirken, politik söylemini halkın hemen tüm kesimlerinin duygu, istem ve beklentilerinin istismar üzerinden oluşturdu. AKP sözcüleri, “devletin statükocu yapısı”ndan şikayet ettiler, “demokratikleşmeden yana”(!) konuştular. Hızını alamayan Başbakan, Kürtlere baskı yapıldığını kabul ettiğini ima eden ve “hatalarını kabul eden ve düzelten devletin büyük devlet olacağı” üzerine “büyük sözler” etti. “Kürt sorunu benim sorunum, hep birlikte çözeceğiz!” söylemi “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır; biz ne diyoruz? Tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil diyoruz!” meydan okuması eşliğinde, Kürt özgürlük mücadelesinde gedik açma taktiğini sürdürdü. Kürtlerin ulusal tam hak eşitliği istemini duymazdan gelir ve bunun için yürütülen mücadeleyi “terör” olarak suçlarken, kendi aralarında Kürtçe konuşmalarını, “sorunun çözümü” olarak göstermeye çalıştı. Bir süre beklenti yaratmayı da başardı. İşçi sınıfına ve kent-kır yoksullarına, “Biz işçimizi, köylümüzü aç-bilaç bırakmayız” diye seslenirken, mücadeleyle elde ettikleri sosyal hakları budadı, işsizliğin, açlık ve yoksulluğun artışını sağlayan saldırıları birbiri ardına uygulamaya koydu. Ücret ve maaşların düşük tutulmasına, sosyal hakların yok sayılmasına karşı gelişen mücadele karşısında, halkın bu en mücadeleci ve ileri kesimlerini “Ergenekoncu” olarak suçlamaktan kaçınmadı. Hile ve entrikanın eşlik ettiği hükümet ve partisinin tutumuna karşı öfkeyle sokağa çıkan gençleri, “karşılarına beş-on bin genç çıkarmak”la tehdit etti. Alevileri, Amr ibnül As taktikleriyle vurmaya koyuldu. Bütün bunları ülkeyi daha fazla demokratik hale getirmek için yaptıklarını söylemekten kaçınmayacak kadar da “başını dik tutuyor”du! Görüntüde, bu söylemi inandırıcı kılacak siyasal-askeri ve hukuki ‘manzaralar’ eksik değildi. Kontrgerila, Jitem, korucu ordusu, Özel Savaş birlikleri sistemi korunarak ve AKP-Fethullah Gülen “derinliği”yle daha etkin hale getirilirken, “ayağa düşmüş”, teşhir olmuş ve artık “yeni yapılanma”nın engeli görülen çetecilerin ayıklanması ihtiyacı, “Çetelerle savaş” olarak reklam edildi. At izi it izine karışırken, arada ezilen emekçiler oluyordu. “Ergenekonculuk”u bir susturma sopası ve silahına dönüştüren AKP, onu tüm muhaliflerine karşı sallayarak, tekelini güçlendirdi.

AKP ve hükümeti için emekçilerin ve ezilenlerin hakları, istemleri değil; uluslararası tekelci sermaye ve işbirlikçi burjuvazinin çıkarlarının kendi yönetiminde ve kendi eliyle savunulması ve buradan kendisinin de sağlayacağı politik-iktisadi-kültürel rant önemliydi. “Gerici-statükocu” olarak nitelediği ne kadar devlet kurumu varsa, tümünü ele geçirme savaşına girişti ve arkasına aldığı iç ve uluslararası sermaye güçlerinin desteğinde bunu çok büyük oranda başardı. Bunun hukuki-yasal ve anayasal “garantisi”ni de sağlarsa, Erdoğan’ın deyişiyle “2023 vizyonu”na kadar ilerleyecek.(!) 2011 Haziran seçimlerine yüklediği işlev budur.

Yüzde 10 seçim barajı, siyasal partiler yasasının tekelci hakimiyeti temin edecek şekilde belirlenmiş olması, hazineden sermaye partilerine verilen yüz milyonlarca liralık destekle daha baştan yaratılan baskı ve eşitsizlik yetmedi. Ele geçirdiği tüm diğer kurumların Kürtlere ve işçi sınıfıyla tüm emekçilere karşı birleşik şekilde uyguladığı politika gereği, BDP’nin bağımsız adaylarına ve ÖDP’ye “seçime girememe”(!) cezası getirildi. AKP ve hükümetinin “ileri demokrasi” dediği, bu türden uygulamaların yoğunlaştırılması olmalıydı. Nasılsa, “Bu ülkede”, artık “Kürt sorunu yoktu”(!)

Halk iradesi ve onun “seçimler aracıyla” belirlenmesi üzerine burjuva propagandasının ikiyüzlülüğünü ve burjuva “demokrasisi”nin işçi ve emekçiler ile ezilen ulus açısından salt biçimsel olduğunu, hükümetin politik yaklaşımı ve onunla birleşen YSK’nın hukuki kararı, bir kez daha kanıtlamış bulunuyor. Kürt iradesine, işçi ve emekçilerin kendi sınıflarının hakları ve çıkarlarının bilincine ulaşmış kesimleriyle onların örgütlerinin iradesine burjuva ambargosu, hukuki ve politik engel ve askeri “tedbir”ler, çelişkinin uzlaşmaz karakterini ortaya koyuyor.

Kapitalist parti fraksiyonları aracıyla emperyalist ve gerici burjuvazinin çıkarlarının temsili, siyasal-hukuki sistemin çerçevesini belirlemektedir. Türkiye “demokrasisi”nin bu çerçevesi içinde halkın iradesinin özgürce ortaya konmasına; halkın istemleri ve çıkarlarının kendi doğrudan temsilcileri eliyle gerçekleştirilmesine yer yoktur. Tekelci sermayenin bu antidemokratik sisteminde, bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de ne elde edilecekse, uğruna dövüşülerek kazanılacaktır. Bölgesel özerkliğin eşiğine dek yükselmiş olan Kürt direnişinin son otuz yıllık gelişimi de; en dar ve en ‘önemsiz’ gibi görülen işçi kazanımları için yürütülen mücadelenin pratiği de, birleşik işçi-emekçi mücadelesinin yaşamın her alanını kapsayacak şekilde yükseltilmesi olmaksızın, demokratik kazanımların elde edilemeyeceğini ve sermaye diktasının geriletilemeyeceğini gösteriyor. Demokratik siyasal özgürlüklerin elde edilmesi ve sömürünün son bulması mücadelesi, zoru da içeren hukuki-siyasal engellerle daha baştan şaibeli hale gelmiş olan seçimlere katılımın biçiminden bağımsız olarak bir zorunluluktur.

evrensel.net
www.evrensel.net