17 Nisan 2011 10:18

Başörtüsü, kadınlar ve ayrımcılık

Paylaş

Yanlış hatırlamıyorsam geçen yıldı. Üniversitelerde başörtüsü yasağına karşı imza toplanmıştı. İmza verdiğim için kızanlar çoktu. Kadınları aşağılayan, sınırlayan başörtüsünün bir özgürlük alanı olarak tarif edilmesi pek çok dostumu kızdırmış, benim de bu metne imza vermemi çok eleştirmişlerdi. Basın organları sonrasında imza veren kadın öğretim üyelerinden bazıları ile bu arada benimle de görüşmeler yapıp yayınladılar. Bu görüşmelerden biri sözlerime şöyle yer vermişti: “İ.Ü. Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı da, şunları söyledi: “Siyasi simgedir diye yasağın kaldırılmasına karşı çıkanları anlamıyorum. Şiddet içermeyen her siyasi simge özgürce taşınabilmeli. Başı açık olan bizlerin de taktığımız çanta, giydiğimiz ayakkabı, aslında siyasi tercihimizin bir yansıması. Kadınların kendini ifade ediş biçimine yasak getirmek, kadına yönelik bir ayrımcılıktır.” ‘Hizmet alan-veren’ ayrımını da doğru bulmadığını kaydeden Korur, “Batı’da herkes yöresel kıyafetleriyle hizmet veriyor. Önemli olan denetim mekanizmasını geliştirmek. Kişisel ahlakı değil, kurumsal denetimi tartışmamız lazım’ dedi.”

Bu sözlerim de değişik eleştirilerle karşılandı. Elbette farklı düşünenler ve düşünceleri eleştirenler olacak. Eleştiri düşünceye ilişkin boyutu ile zenginleştirici, dışarıdan bir bakış olması nedeniyle de kendimizi mesafe koyarak değerlendirmemizi sağlayan bir olumluluktur. Aktüel dergisinde yayınlanan başörtüsü ve tek tip giysi üzerine yazılmış ve bu içerikleri ile çok da yararlandığım iki eleştiri yazısını oldukça geç de olsa okuma olanağım oldu. Eleştirel bakışları ve dilleri ile ilgili olarak ne yazık ki aynı sözleri söylemem mümkün değil.  

Bu yazılardan biri Sayın Mehmet Ali Kılıçbay’a ait: “Bizim ülkede, dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen bir unvan merakı ve adeta fetişizmi var. Batı’da, Hindistan’da, Japonya’da, hatta Afrika’da bir fizik profesörü, unvanını ancak fizik alanında yazdığı bilimsel bir eserde kullanır, çoğu zaman da kullanmaz. Bizde ise bir ilahiyatçı, fizik alanında veya bir kimyacı Türkiye’nin Kıbrıs politikası hakkında yazarken unvanını kullanıyor. Bakanlar Kurulu kararlarına atılan imzalarda bile bakanlarımızın unvanları yer alıyor. Bu unvanlar, bizim gibi biçimi özden önemli gören insanların nezdinde bir gerçeklik karinesi yaratıyor. Bu unvanlar, biz cahillerin gözünde adeta birer garanti belgesi. Oysa Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı bir tıp akademisyeni, kıyafet tarihiyle uğraşmış olsa bile, bu alanda konuşurken unvan kullanmamalıydı. Üstelik kıyafet tarihi konusunda bir bilgisinin olmadığı da anlaşılıyor. Rönesans’ın bireyi keşfetmesine kadar olan dönem, insanların sınıflarına, sosyal konumlarına, dinlerine, cinslerine vb. göre anonim bir şekilde giyinmek zorunda oldukları bir yapılanma içinde olmuştur. Örneğin antik imparatorlukların sonuncusu olan Çin ve Osmanlı’da, aynı şekilde, her mesleğin, her sınıfın, her cinsin, her din mensubunun nasıl giyineceği üst otorite tarafından belirlenmiş ve kanunnamelerde kayıt altına alınmıştır.”

Tanıyanlar gayet iyi bilirler ki, yukarıda ifade edilen “ünvan meraklısı ve fetişisti” tanımlamalarını hiç ama hiç hak etmiyorum. Ünvanımı da üniversite içinde dahi kullanmam. Basın organlarında haberler, görüşmeler yayınlanırken kimliğimize dair hangi özellikleri kullanacaklarını seçme olanağımızın pek olmadığını sanırım bir öğretim üyesi olarak kendisi de biliyordur. Yapmış olduğu bazı açıklamalarda kendi isminin önüne yerleştirilmiş ünvanının eklenmesini kendisinin istediğini de hiç sanmıyorum. Hal böyleyken tanımadığı bir kişi ile ilgili eleştiri sınırlarını epeyce aşan bir ifade kullanılmış olması talihsizlik olsa gerek. Bir hiddet içermiyorsa elbette...

Basında yer alan bu görüşmenin öğretim üyeleri sıfatıyla attığımız imzalar nedeniyle olmasından yola çıkılmış olması ve ünvanlarımızın kullanılma nedeninin muhtemelen imzacı kadın öğretim üyelerini tanımlayıcı bilgi vermek olduğu varsayımını da bir yana bırakırsak, birey, topluluk nasıl tanımlarsak tanımlayalım kadınların siyasi kimlikleri ve cinsiyetleri nedeniyle haklarından yoksun bırakılmasını hala kabul edilemez buluyorum.

Kıyafet tarihçisi değilim, ancak bir feminist olarak ilgi duyduğum ayrıca, kadının mağduru olduğu ayrımcılığın etkilerini araştırma ve belgeleme sürecinde yer alan bir meslek mensubu olduğum için kadın kitaplarını, bu arada kendisinin çevirilerini yaptığı ve tarih içinde kıyafetin aldığı yolu da tartışan bazı kitapları okudum. “Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın sandığı ve iddia ettiği gibi, başörtüsü “kadınların kendini ifade ediş biçimi” değildir, olsa olsa tektipleştirilmiş ve bir çıkar grubuna dönüştürülmüş “gayrişahsi” bir topluluğun, kendini “topluluk olarak” ifade ediş biçimidir.” Kendisini bir topluluk olarak ifade etmek, siyaset bilimci değilim, ancak bir siyasi kimlik içinde birlikte hareket etmeyi de içerir sanıyorum. Kadınların siyasi kimlikleri ile toplumda yer almaları bizim tahayyüllerimizin dışında olduğunda, ötekileştirerek yok sayamayız. Hiddetlenmek ise tüm iletişim kanallarını kapatır. Kadınların başörtüsü takmaları siyasi olarak benim yandaş olamayacağım bir yaklaşım olsa da, siyasi görüşleri nedeniyle üstelik yalnız kadınların dışlanmasını da ben eleştiriyorum. 

evrensel.net
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa