Camiler ‘kışla’ ise meydanlar Kürtlerin!


13 Nisan 2011 11:44

“Mağduriyeti”nin rantını fazlasıyla cebe indiren Erdoğan’ın “Camiler Kışlamız, Minareler süngümüz” mısralı şiirlerle istismara kalkıştığı Cami’yi, Kürtlere karşı devlet politikasında daha aktif hale getirme taktiğine, Kürt politikası, “O halde meydanlar bizimdir!” diyerek yanıt verdi. Camii değil, ama onun hükümet ve devlet politikasının aracı olarak kullanılmasına karşı olduklarını açıklayan Kürtler, binler halinde meydanlarda ‘namaz kılma’ya yöneldiler. Bu gelişme, dinin toplumsal etkisinin en yoğun yaşandığı kesimlerden biri olan Kürtlerin, ulusal özgürlük ve tam hak eşitliği mücadelesinde katettikleri yolu çok net olarak gösteren bir olgu olarak alınabilir. Politikasının en önemli unsurlarından biri de din istismarcılığı olan hükümetin, “din adamları”nı, devletin Kürt politikasının misyonerliğiyle değil sadece, bir tür daha aktif savaşçılığıyla görevlendiren bir MGK kararı çıkarması, anında karşılığını buldu ve Kürtler, bu dini politik taktiği, politik dini bir taktikle yanıtlamakta gecikmediler.

Bu demek oluyor ki, insanın insan olarak yaşaması -ki burada toplumsal insanın milyonlarla topluluğu söz konusudur- için zorunlu gereksinmeler söz konusu olduğunda, onların elde edilmesi için yürütülen mücadele, dini ideolojinin “yasak”larını dahi aşabilmektedir. Başlıca iki yönüyle öğreticidir: iktisadi-sosyal ve politik talepler için yürütülen mücadele pratiği içinde, ancak ve esas olarak bu pratik içinde engel oluşturan düşünce tarzı, inanç biçimi ve politik güç ve kurumlar ile yol açıcı olanlar arasındaki fark daha iyi görülebilmekte; sömürülen sınıflar ve ezilen uluslar, hakları ve kurtuluşları için mücadelede daha ileri mevziler edinerek başarıya ulaşabilmektedirler. Ve ikincisi, hak gaspı politikalarını baskı ve zor tehdidiyle; bin türlü entrikayla, inanç, gelenek, kültür istismarıyla sürdürmenin de gidip dayandığı bir “sınır”; çarpıp geri tepeceği duvar hep var olagelmiştir ve vardır. Dini, egemen politikanın en etkili ve önemli araçlarından biri olarak kullanagelen burjuva partileri, hükümetleri ve sermaye devletinin bu taktiği de önünde-sonunda iflas etmeye mahkumdur.

“Laik devlet” söylemi 80 yılı aşkın süredir devam etmesine; sermaye güçleri arasındaki iktidar çekişmelerinde “laikçi-şeriatçı” ya da “laiklikten yana-laiklik karşıtı” kamplaşmaları yaşanmasına karşın, dini ideoloji ve cami her zaman burjuva politikasının içinde ve onun etkili unsurlarından biri oldu. Kuruluşundan bu yana ne devlet dini “yurttaşlar” ile ilişkilerinde kullanmaktan vazgeçti ne de kendilerini, partilerini ve cuntalarını “en laik” gösteren politikacılar, generaller ve partiler dini kurumları güçlendirmekten, dini ideolojinin etkisinden yararlanma tutumundan geri durdular. 1924 Anayasası’ndan başlayarak dini kurumların ve sonradan adı imam hatip okulları olan okullar aracılığıyla dinin toplumsal yaşamın kontrolü ve yönlendirilmesinde etkili biçimde kullanılması resmi politika oldu. Laiklik hep sözde idi ve devletin dinden, dinin okuldan “elini çekmesi” asla gerçekleşmedi. Bütçesi birkaç diğer bakanlığın bütçesinden fazla, tümü devletin memuru halinde çalışan 100 bin kişilik ordusuyla Diyanet İşleri Başkanlığı ve artık sayıları on binler-yüz binlerle ifade edilen din okulları mezunları, devlet ve hükümet politikalarını halka empoze etmek; işçi sınıfı ve emekçileri din ve mezhep farkı da içinde olmak üzere çeşitli farklılıkları kullanarak bölünmüş vaziyette tutmak için birer resmi ve “inançlı” savaşçı gibi göreve sürüldüler. AKP Hükümeti ve “devletin kumanda heyeti” gibi çalışan MGK, şimdi bu ‘ordu’yu; bu “inançlı savaşçılar”ı Kürt özgürlük mücadelesinin etkisizleştirilmesi için daha etkili ve faal olarak kullanmak istiyor.
Ama, işte orada ‘durmak’ zorunda! Kürtler; “Camiyi bizim ulusal tam hak eşitliği istemimizi ve bu istem etrafında geliştirdiğimiz mücadeleyi bastırmak ve etkisizleştirmek için kullanmaya çalışırsan, biz de oradan çıkarak; senin misyonerlerini yüz geri ederek; meydanlara ineriz” diye karşılıyorlar. Bunu diyebiliyorlar, çünkü; Kürt mücadelesi, ulus olarak özgürce ve hiçbir baskı görmeden yaşama; dil ve kültürünü özgürce geliştirme gibi ortak talepler etrafında gelişmiş ve milyonları kucaklayan bir düzeye ulaşmıştır. AKP Hükümeti ve onun bugün kendi devleti olarak yeniden örgütlemekte olduğu Türk devleti ya bu talepleri kabul edecek ve böylece Kürt ve Türkler başta olmak üzere çeşitli ulus ve milliyetlerden emekçilerin birlikte yaşamalarının koşulları oluşacak ya da “bölünmeye karşı savaş”tığını söyleyen burjuvazi bizzat kendi eliyle bölünmeyi gerçekleştirecektir. Kürt mücadelesinin düzeyi ve ülkenin ve bölgenin koşulları; uluslararası ve bölgesel gelişmeler başka bir olasılığa fazlaca yer bırakmamaktadır.

Diğer yandan bu durum ve gelişmeler, işçi sınıfı ve emekçilere ve onların ileri kitlesine; temel talepleri ve sınıfsal kurtuluşları için birleşme, mücadeleyi birleşik-genel direnişlere doğru genişletme sorumluluğu yüklemektedir. Kürt direnişi neredeyse tüm ülkeye yayılmıştır. Liseli gençler sokaklara çıktılar. Ülkenin birçok yerinde, çok sayıda iş yeri ve fabrikada direnişler yaşanıyor. Sendikal örgütlülük için mücadele eden genç işçilerin çabaları devam ediyor. Sağlıkçılar ve eğitimciler çeşitli direnişler örgütlüyorlar. Seçimler nedeniyle kitlelerin politikaya duyarlılıkları artacaktır. Tüm bunlar, daha etkili ve yaygınlaşabilir emekçi direnişlerinin örgütlenmesi yoluyla sermaye politikalarının püskürtülmesini olanaklı hale getirmektedir. Bu sorumluluk ise en başta ileri işçi ve emekçiler ile işçi sınıfı ve emekçilerin devrimci örgütlerine düşer.

evrensel.net
www.evrensel.net