07 Nisan 2011 13:45

Türkler kaça ayrılıyor?

Paylaş

Sabah yazarı Emre Aköz, geçtiğimiz günlerde “TOKİ Türkleri” başlıklı bir yazı yazdı. Aköz, Başakşehir’e bir konuşma yapmak üzere gittiğini ve orada gördüklerinin kendisine “TOKİ Türkleri” diye bir tanımlama yapmaya götürdüğünü söylüyor. Hızlı hükümet destekçisi ve “liberal” yazarımız -gerçi liberalliği yayınlanmamış kitapların toplatılmasını bile savunmasıyla biraz hasara uğruyor, ama bu kadar kusur kadı kızında da olur değil mi?- TOKİ’nin yaptığı konutlarda yaşayanların yeni bir “sosyal kategori” yarattığını ve bunun incelenmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Peki “TOKİ Türklerinin” özellikleri neler? Liberalliğinin en büyük kanıtı Başbakan’ın karşısında “isli viski” içmekle övünmek olan yazarımıza göre bunlardan bazıları şunlar: Onları en çok, bilhassa havanın bozuk olduğu hafta sonlarında, alışveriş merkezlerinde (AVM) görüyoruz. Otomobilleriyle ve çocuklarıyla geliyorlar... Örneğin ünlü bir pizzacının, duvarlarını şarap şişeleriyle süslemiş şubesinde türbanlı kadınlara rastlıyorum... Çocuklarına Amerikan usulü doğum günü partisi düzenleyip, üstüne resim yaptırdıkları pastayı bıçakla kesmenin günah olup olmadığını tartışıyorlarmış.... AVM restoranında sunulan tavuk butlarının üstüne, hayatlarında hiç tatmadıkları türde bir barbekü sosunu boca ettirebiliyorlar” vb.vb.

TOKİ’nin yaptığı bazı evlerde oturmaya mecbur bırakılan bazı “kentsel dönüşüm” mağdurlarının bırakalım bunları yapmayı, oturdukları evin taksitlerini bile ödeyemediklerini biliyoruz. Öyleyse bu “TOKİ Türkleri” gerçekten farklı bir kategori olsa gerek! Oturdukları evler TOKİ tarafından yapılmış olsa da, demek ki bunların türleri farklı. Yaptıklarının bazılarına bakıldığında da bunların “TOKİ Türkleri” diye adlandırılmaktan ziyade “Tok Türkler” -biraz fazlasıyla tok- adlandırılmaları herhalde daha uygun olur!

Küçük burjuvazinin üst, ya da orta burjuvazinin alt kesimleri diyebileceğimiz bu “tok Türklerin” yanısıra bir de “aç Türkler” var. Yazarımız bunların yaşamına ilgi göstermese de, bunlar önemli bir “sosyal kategori” oluşturuyorlar. Son yapılan gelir dağılımı verilerine göre, 2009 yılında nüfusun %17.1’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 2008’de bu oran %16.7 düzeyindeydi. 2008 yılında 11 milyon 580 bin kişi ile %16.7 seviyesinde olan yoksulluk oranı da 2009 yılında %0.4 oranında artmış durumda. Türkiye’deki yoksul sayısı 2009 yılında 12 milyon 97 bin kişiye olarak belirlenmiş. Halkın %60.5’i iki günde bir tavuk ya da balık içeren yemek yiyemiyor. %37.8’i evin ısınma ihtiyacını yeterince karşılayamıyor ve yeni giysiler alamayanların oranı ise %43.9 olarak belirlenmiş.

Bu kesimlerin de içinde olduğu, ama daha geniş bir kesime yayılan bir “kategori” daha var. DİSK Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR), sanayide brüt reel birim ücretlerin kriz öncesine göre yüzde 8.24 oranında düştüğünü ortaya koymakta. Rapora göre İşçi başına üretkenlik 3 yıllık süre zarfında yüzde 7.53 düzeyinde yükseliş kaydetti. Reel birim ücretlerin gerilediği 2010 yılı içinse bu oran yüzde 8.19 olarak gerçekleşti. Buna karşın, son 3 yıllık dönemde sanayide reel birim ücretlerin en fazla gerilediği sektörlerin başında yüzde 35 ile ağaç ve ağaç ürünleri, yüzde 34 ile elektrik gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı, yüzde 33 ile diğer imalatlar, yüzde 18.5 ile tekstil sektörü geldi. Otomotivde reel birim ücretlerde gerileme yüzde 13.4’ü buldu.

Demek ki, “Tok Türklerin” yanında çalışan veya çalışamayan aç ve yoksul Türkler ve çalıştığı halde yoksullaşan, soyulan ücretli işçiliğin kölesi Türkler bulunuyor. Okuyucu anlayacaktır ki burada Türkler dememiz, yazarımızın böyle adlandırmaş olması ve bizim de bu yazıyı konu edinmemizden dolayıdır. Bütün bu kategoriler içerisinde, ezici çoğunluğu yoksul yoksul, aç ve sömürü altında bulunan Kürtler de yer almaktadır. Üstelik onlar bu ekonomik baskıların üzerine birde ek politik baskılara ve ulusal baskıya maruz kalmış durumdadırlar. Yani durumları iki kat daha kötüdür. Geneleyecek olursak bu yaşam tarzları, sınıflara bölünmüş bir toplumun gerçeğidir.

Aköz yazısını kendisinin “TOKİ Türkleri“ dediği “insan tipinin“ sosyologların “hemen araştırması“ çağrısıyla bitiriyor. Sosyologlar açısından kuşkusuz böyle bir alan da cazip ve araştırılması gerekiyor. Zaten uzunca bir süredir bu ve benzeri konular araştırma konusu oluyor. Üstelik yeni ve bize özgü de değil. Hıristiyan dünyasında kapitalizmin gelişmesi döneminde, kapitalizm ile protestanlık arasındaki ilişki pek çok araştırmaya konu olmuştu. Bizde de “Kayserili Kalvinistler“ gibi pek parlak adlandırmalarla benzeri incelemeler yapıldı ve yapılıyor. Yani TÜSİAD’ın yanısıra Müsiad da –ya da başka adlarla- gelişiyor, zenginleştikçe Tüsiadcıların yaşam tarzına doğru ilerliyorlar. Tüsiadcıların yaşam tarzı denilince, “TOKİ Türklerinin“ yaşam tarzı onlarınkilerin yanında pek “masum“ kalır. Ama onların daha zengin kesimlerinin Tüsiadcıların yolunda ilerlediği kesindir.

Sözün kısası şu ki, dinci ve daha muhafazakar kapitalist bir sınıf, ve burjuva yaşam tarzı gelişme içindedir. Ama bunlar nasıl yaşarlarsa yaşasınlar, işçi sınıfının sırtına binmiş, onun emeğini sömürerek, ya da bu sömürüden pay almanın yollarını bularak, hükümetin olanaklarından yararlanarak gelişiyorlar. Doğal olarak işin içine emek sömürüsü, para girince din ve iman işin sadece kılıfı oluyor. Bunların sloganı herhalde şu, ‘işçiler için din ve iman, bu dünyada cehennem yaşamı, öbür dünyada cennet vaadi, bizim için bu dünya da para, zenginlik ve cennetdeki gibi bir yaşam. Öbür dünya mı? Kapitalist pratik ve akıllı adamdır, öbür dünyayı görmeden cennete de, cehenneme de inanmaz! Ama kesin bir gerçeğe sahiptir ve bu gerçeğin pratiği de, dini kullanmanın her zaman karlı olduğunu sürekli olarak kanıtlar.

evrensel.net
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa