TÜSİAD raporu ve sermaye demokrasisi


06 Nisan 2011 14:17

TÜSİAD tarafından 22 “akademisyen ve kanaat önderi”ne “Yeni Anayasanın Beş Temel Boyutu” adıyla hazırlatılarak tartışmaya açılan rapora, çeşitli düzen kurumları sözcülerinin gösterdikleri tepki, bu büyük burjuva örgütünün “demokratikleşme” raporları hazırlatma, tartışmaya açma, geriye çekilme pratiğine bir yenisini ekledi. TÜSİAD yönetimi, rapor yazıcılarını sorumluluk altına sokan bir açıklamayla tepkileri püskürtme tutumunu yineledi. Bu ise, “TÜSİAD geri adım attı, hazırlattığı rapora sahip çıkmadı”  yorumlarına yol açtı. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner gelişmeler üzerine, “Ülkenin demokrasi çıtasının yükseltilmesi ana gayesinde buluşmak” için hazırlatılan bu “son” rapora gösterilen tepki üzerine, geri adım atmadıklarını; ancak “Müdahil oldukları alanı tekrar netleştirmek” ve oluşan “Yanlış algıyı düzeltmek” istediklerini açıkladı. Boyner, hemen herkesin yeni bir Anayasa ihtiyacından sözettiğine dikkat çekerek, “TÜSİAD gibi bir kurumun demokratikleşme sürecine sunduğu sayısız katkı”(!)nın göz ardı edilemeyeceğini belirterek, “Demokrasi, kalkınmışlık ve refah bir bütünün ayrılmaz parçaları”dır diyordu. “Laiklik elden mi gidecek, ülke bölünecek mi?” kaygılarının öne çıktığını belirten Boyner, “Oysa TÜSİAD’ın veya bu çalışmaya katılan uzmanların laiklikle, hukuk devleti ilkesiyle, ülkenin bütünlüğüyle nasıl bir problemi olabilir? Çalışmanın hiçbir yerinde de bu değerlerin ortadan kaldırılmasına yönelik bir yaklaşım yok. Tam tersine biz birleştirici bir toplumsal sözleşme arayışındayız” diyerek kendilerinin yaklaşımını özetliyordu.

TÜSİAD gibi, tekelci sermayeden söz edildiğinde akla ilk gelen kuruluşlardan birinin Türkiye “demokrasisi”(!) üzerine ikide bir denebilecek sıklıkla “demokratikleşme raporu” hazırlatması ve tartışmaya açması, kimi liberal yazarların ileri sürdükleri gibi, “ezber bozan” bir tutum mudur?

İş birlikçi tekelci burjuvazinin bu en rafine örgütünün askeri yönetimleri destekleme; kendi çıkarlarının ‘mutlak’ denebilecek katılıkta korunması ve savunulmasıyla siyasal gericiliğin bu en belirgin ve yoğunlaşmış ifadesi arasındaki bağın bilinciyle hareket etme pratiği-‘geleneği’ bilindiğine göre, onun “demokratikleşme raporları” ve söylemi salt ikiyüzlülük müdür? Ya da, politik-askeri kurum ve örgütlenmeler ile iktisadi toplumsal sistem ve ‘alt yapı’ arasındaki ilişkide; bu kurum ve örgütlenmeler söz konusu ekonomik-sosyal koşulların ürünü olup bu koşullar tarafından belirlendiklerine göre, sermayenin ekonomik ve politik-askeri kurumları arasında (bu kurumların ve oluşumların sözcülerinin söyleminde) çelişki-farklılık vs. nasıl mümkün olmaktadır? Hükümetler, partiler ve askeri kurumlar nasıl oluyor da holding patronlarıyla çelişkiye düşebiliyorlar?

Bu soruların yanıtı toplumsal yaşamın kendisindedir. İlkin, ekonomik-sosyal ve politik güç ve kurumlar bir tek sistemin kurum ve güçleri olmakla birlikte; olaylara ve gelişmelere son tahlilde sermayenin (egemen güç) çıkarları temelinde bakmalarına karşın, yaklaşımda ve çözüm yöntemlerinde birebir aynı tutum üzerinde birleşmeleri mümkün olmayabilmektedir. Birçok nedeni olmakla birlikte bunda, sermayenin iç çelişkilerinin; mevki ve çıkar vurgunu üzerine rekabetin rolü önemlidir. Sermaye güçleri çelişkisiz bir bütün oluşturmazlar. Kapitalizm, artıdeğer sömürüsü üzerine kurulu bir sistem olmasıyla kapitalist gruplar ve onların politik-askeri ve diğer beslemeleri arasındaki çelişki ve rekabeti de kaçınılmaz kılmaktadır. Aynı egemen sınıfın temsilcileri olmalarına karşın iktidar güçleri arasındaki çıkar dalaşı ve kanlı hesaplaşmalara hemen her zaman tanık olunmaktadır. Bu güçler sömürülen sınıf ve kesimler karşısındaki politikalarında önemli oranda birleşmelerine ve sorun sınıf çelişkileri, sınıf çıkarları temelinde hesaplaşma ve çatışma olduğunda, birlikte hareket etmelerine rağmen, sistemin dümenini kimin elde tutacağı üzerine kavgalardan kaçınamazlar.

Diğer yandan, sınıf farklarının ve çıkar çatışmalarının ürünü olarak doğmasına, sermayenin işçi ve emekçiler üzerindeki diktatörlüğünü (sınıf hakimiyeti) temsil etmesine ve kapitalist sınıfın “kolektif bir komitesi” gibi iş görmesine rağmen, burjuva devleti (diktatörlüğü), örgütlenmesiyle toplumun üzerinde yer almış ve bir tür dokunulmazlık zırhıyla donanmıştır. Herhangi bir kapitalistin ya da holding patronunun açıklamaları ve istemlerine karşı, şu ya da bu “devlet üst görevlisi”nin yukarıdan bağırıp çağırmasını; hatta tehdit etmelerini sağlayan tam da budur. Anımsanacaktır; Sakıp Sabancı, Kürt bölgesinde de yatırım yapmak istediklerini, ancak Kürt sorununun çözümsüz kalmasının ve istikrarsızlığın bunu önlediğini söyleyerek sorunun çözümü yönünde kendine özgü yöntemler önermiş ve Türkeş’in tehdidiyle yüzyüze gelmişti. Bununla da kalınmamış bir süre sonra kardeşi bir süikast sonucu öldürülmüştü. Politik -askeri yönetim ve kurumların temsilcileriyle sermayenin doğrudan sahipleri arasında bu türden çelişkili tutum ve söylemlere çok sayıda örnek gösterilebilir. Ancak önemli olan şudur ki, bu çelişkiler ve farklı yaklaşımlar, devlet ve kurumlarının (Mekanizmayı oluşturanlar insanlardır) sermayenin çıkarlarını temsil ve koruma ana işlevini ortadan kaldırmazlar.  

Üçüncü bir nokta, demokrasi, “demokratikleşme” ile sermaye ve kurumlarının ilişkisidir. Demokrasi bir burjuva yönetim biçimidir ve ömrünü esas olarak feodalizme karşı burjuva savaşının zaferle tamamlanması sonucu tamamlamıştır. Mali-sınai tekellerin egemenliği koşullarında ve tekelci sermayenin dünyanın hemen her tarafına dal-budak salan hegemonyasının kurulmasıyla burjuva demokrasisinin sınırları iyice daralmış ve ekonomik alanda tekel dışı burjuva-küçükburjuva kesimlerin de baskı altına alınmasına bağlı olarak siyasal alanda “tekeller için demokrasi”ye gerilemiştir. Bu, Türkiye için de böyledir. İş birlikçi büyük burjuvazinin antidemokratik diktatörlüğü (yönetimi) altında, “laik-demokratik, sosyal hukuk devleti”nin emekgüçü sömürüsünün gerçekleştirilmesine; artıdeğer sömürüsünün en barbar sosyal ilişkilerin ve düşünüş tarzlarının yardımıyla sürdürülmesine hiçbir engeli yoktur. Bu bakımdan, TÜSİAD’ın, sömürünün “demokrasi koşulları”nda gerçekleştirilmesine yönelik girişimlerinde, “ezber bozan” özellikler keşfedenler, tekelci burjuvaziye demokratlık atfeden “Altangiller” ile, emperyalist politikaların en “parlak temsilcisi” olan AKP ve hükümetine “ileri demokrasi” kurduranlar aynı yerde buluşuyorlar.  

TÜSİAD yöneticilerinin ikiyüzlü olup olmadıkları bu bakımdan fazla bir önem taşımıyor. “Demokratikleşme”, işçi ve emekçilerin sosyal-iktisadi taleplerinden ve politik özgürlük ve ulusal tam hak eşitliğinden soyutlanarak, pratiğe yansımayan şekli haklarda iyileşmeye indirgendiğinde, onu burjuvanın ancak aptal olanı, reddeder. “Demokrasi çıtasının yükseltilmesi gereği”ne işaret eden büyük burjuva sözcülerinin asgari ücretin işçi ailesinin insani yaşam standartlarına uygun gereksinmeleri dikkate alınarak belirlenmesi, ücretlerin yükseltilmesi, sosyal haklarda iyileştirme, grev, genel ve siyasal genel grev hakkı karşısındaki tutumu, ne türden demokrat olduklarının turnusolunu oluşturur.

Demokrasi üzerine vaazlarla işçi ve emekçileri işsizlik, yoksulluk, yarınından emin olamama koşullarına mahkum tutma arasındaki gerçek, gözle görülür çelişki, antidemokrasinin de somut göstergesidir. İşçi sınıfı ve emekçiler, ülkenin demokratikleşmesinin ve sömürünün ortadan kaldırılmasının kendi mücadelelerinin ürünü olabileceğini unutmamak zorundadırlar.

evrensel.net
www.evrensel.net