Kakao ülkesindeki kan kokusu


06 Nisan 2011 14:13

Dünyanın gözü kulağı son bir kaç gündür Libya’dan sonra Batı Afrika ülkelerinden Fildişi Sahilleri’nde (Côte d’Ivoire) yapılan katliamlarda.

Libya saldırısı ile Fildişi Sahilleri’ndeki katliamların aynı döneme gelmesi, emperyalist devletlerin ülkeleri nasıl karıştırarak katliamlara yol açtığını, “insan hakları”, “demokrasi”, “sivillerin can güvenliği” gibi söylemlerin sadece ülkelerin işgal edilmesi ya da kendilerine bağlı uşakların işbaşına gelmesi için kullanılan söylemlerden öteye geçmediğini bir kez daha gösteriyor. Fildişi Sahilleri’nde hafta sonunda yüzlerce, binlerce sivili katleden güçlerin arkasında tıpkı Libya’da olduğu gibi, açık bir şekilde Fransa’nın öncülüğünü yaptığı emperyalist güçler olması da dikkat çeken olguların başında geliyor.

Kara Afrika’nın bu yoksul ülkesinin emperyalist devletler ve onların uşakları tarafından kan gölüne çevrilmesinin elbette nedenleri var. Ülkenin yakın tarihi bizlere bu nedenleri anlamız için yeterli veriyi sunuyor...

7 Ağustos 1960’ta Fransız sömürgeciliğinden kurtularak bağımsızlığını ilan eden 19 milyonluk ülkenin yönetimi siyasi olarak hep Fransa’ya göbekten bağlı oldu.

Örneğin bağımsızlığını ilan eden Afrika ülkelerinin neredeyse tümü sömürgecilikten öncekini adını alırken, Fildişi Sahilleri bu yola başvurmadı, Fransızların koyduğu “Côte d’Ivoire”yi kullanmaya devam etti.

Dahası var, 1960-93 yılları arasında devlet başkanlığı koltuğunda oturan Felix Houphouet-Boigny, ülkenin isminin başka dillere çevrilmesini de yasaklayarak her yerde “Côte d’Ivoire” olarak kullanılmasını emretti.

Bu isimlendirme meselesi bile Fildişi Sahilleri’nin aslında fiili olarak Fransa’nın sömürgesi olarak kalmaya devam ettiğine işaret ediyor.

60’tan fazla etnik kökenin, dilin bulunduğu ülke, dini açıdan da karmaşık. Nüfusun yüzde 38’ini Müslümanlar, yüzde 27’sini Hıristiyanlar, yüzde 17’si ise Afrika’nın geleneksel doğa dinlerine inanıyor.

Okuma yazma bilmeyenlerin oranın yüzde 61, nüfusun yüzde 50’sindan fazlasının yoksul olduğu bu Batı Afrika ülkesi askeri darbeden (1999) sonra kuzey ve güney olarak ikiye bölündü. Bu bölünmeyi fırsat bilen Birleşmiş Milletler sınıra, sözde çatışmaları önleme adına –çoğu Fransa’dan olmak üzere- 7700 asker, 1300 polis ve 1400 sivil çalışan yerleştirdi.

Böylece, ülkedeki dengelerin Batı lehine değiştirilmesi için olanaklar artırılmış olundu.

2000’de yapılan başkanlık seçimlerinde, Batılar tarafından istenmediği halde Laurent Gbagbo halkın oylarının çoğunluğunu alarak devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

Fransa başta olmak üzere emperyalist devletler tarafından hedef tahtasına konulan ve istifa ettirilmek istenen Gbagbo, muhalif kimliğiyle tanınıyor. Ivor Halk Cephesi’nin Genel Sekreteri olan Gbagbo, muhalif sendikacı ve öğretim üyesi olarak 1971-73 yılları arasında hapse atıldı.

Fransa’da doktora eğitimi gören Gbagbo, ülkesine döndükten sonra 1982 yılında üniversitelerde yapılan boykot ve grevlere aktif bir şekilde katılıp öncülük yaptığı için hakkında soruşturmalar açıldı. Bu yüzden Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı.

1988’de yeniden ülkesine dönen Gbagbo, 1960’tan beri işbaşında olan devlet başkanına tepki duyan muhalif kesimlerin önemli temsilcilerinden birisi oldu ve 2000’deki seçimleri kazanarak başkanlık koltuğuna oturdu.
Gbagbo’nun 2005’te yapılması gereken seçimleri, güvenlik ve iç kargaşayı gerekçe göstererek iptal etmesi, taraflar arasındaki gerilimi tırmandırdı.

4 Aralık 2010’da yapılan başkanlık seçimlerinde Gbagbo’ya karşı aday olan; BM, AB, ABD gibi uluslararası güçler tarafından seçimin galibi olarak ilan edilen Alassane Ouattara ise üniversiteyi Pensilvanya’da okumuş, 1968-90 yılları arasında IMF’de kariyer yapmış, 1990’da IMF tarafından acı reçeteleri halka yutturmak için Fildişi Sahilleri’nde başbakan olarak atanmış. Ouattara’nın aslında Fildişi Sahiller’inden olmadığı, komşu ülke Burkina Fasolu olduğu da ileri sürülüyor.

Adayların geçmişini ve yaptıklarını alt alta dizdiğimizde, Gbagbo’nun neden istenmeyen, Ouattara’nın neden istenen adam olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Kaldı ki; Fildişi Sahiller Anayasa Mahkemesi verdiği kararla Gbagbo’nın oyların yüzde 51.45’ini alarak yeniden başkan seçildiğine hak verdiği halde, emperyalist güçler buna saygı duymayarak, ülke içine gerilimi artırdılar ve bunu en sonunda katliama da dönüştürdüler.

Gbagbo’nun solcu, Fransız sosyalistleriyle yakın temasta olduğu Avrupa basını tarafından cümle arasında dikkat çekiyor. Almanya’da yayınlanan Jungle World gazetesinde yer alan bir analizde, Gbagbo”nun bu denli hedef seçilmesinde, ülkenin petrol tekelini Fransızlara satılmasına karşı çıkması bardağı taşıran son damla oldu.

Libya ve Fildişi Sahilleri’nde yaşananlar, Afrika kıtası üzerinde emperyalist egemenliğin sürdürülmesi için Fransız-Anglosakson ittifakının devre konulduğu ve en küçük itirazcının bile savaşla, katliamlarla görevden alınmak istendiğini ortaya koyuyor. Ancak, geçmişte ve günümüzde olup bitenler bunun öyle kolay olmadığını gösteriyor. Kendi çıkarlarını korumak için ülkeleri kan çanağına çeviren emperyalist devletlere karşı, her katliamdan sonra ezilen halklar arasında öfke ve nefret biraz daha kabarıyor.

Bu sınırsız haydutluk ve barbarlık er ya da geç halkların öfkesiyle boğulacaktır.

evrensel.net
www.evrensel.net