Kemikler


04 Nisan 2011 12:09

Siz bu yazıyı okuduğunuzda ben Der Zor yollarında olacağım. Suriye’de hemen Çölün yanında ve Fırat’ın kıyısında yer alan Der Zor kenti, “Ermeniler için, Auschwitz’e yakın bir anlam kazanmıştır” der Peter Balakian. “Bu iki yerin her biri farklı biçimlerde bir ölüm kampı ve kitlesel öldürmenin sistematik sürecidir. Her biri karanlık bir harita üzerinde işaretlenmiş sembolik bir yer, veciz bir isimdir. Der Zor hiç aklınızdan çıkmayan ya da bir çapak ya da diken gibi sizi rahatsız eden bir terimdir: “Der” “Zor” — sert, testere, bıçak gibi. Der Zor: 1915 ve 1916’da yüz binlerce Ermeni’nin Osmanlı Türk hükümetinin I. Dünya Savaşı örtüsü altında gerçekleştirdiği soykırıma doğru zorla yürütüldüğü nihai varış yeridir burası.”
Bugün Der Zor’da Ermeniler yaşamıyor, ama orada bir müze ve bir kilise var. Birkaç yıldır, Kürt illerinden de kazıldıkça kemikler çıkıyor. Mutki’de, Dersim’de, Hakkari’de, başka yerlerde… Tarihle yüzleşmemek ve inkarcılık, aynı mantığın 90 küsür yıldır sürmesine neden oluyor.

Diyarbakırlı büyükannesi sayesine 1915’ten haberdar olan Amerikalı şair Peter Balakian bir anı kitabı olan “Black Dog of Fate” te (Kaderin Kara Köpeği, Belge Yayınları, 2004), bu bilinçlenme sürecini anlatır. 2005 Mayısında, Balakian himayesinde Beyrut’ta katıldığı bir konferanstan sonra Suriye’ye geçti.  Ermeni soykırımında önemli bir sığınma yeri olan Halep şehrini  ve Der Zor’u ziyaret etti. İzlenimlerini  5 Aralık 2008 tarihli  New York Times Review’da şöyle anlattı: “[RTF bookmark start: secondParagraph][RTF bookmark end: secondParagraph]Halep’ten başlayan otoyol, Irak-Suriye sınırı boyunca Fırat Nehri’ni takip ediyordu. Kâh beliren, kâh gözden kaybolan nehir çağıldayarak akıyordu. Hayalimde canlandırdığım gibi, kahverengi ve çamurlu, kesinlikle soykırımın en feci döneminde tanıkların anlattığı gibi kızıl ve cesetlerle dolu değil, deniz mavisiydi. Öğlen Der Zor şehrinin alışveriş bölgesinden geçiyorduk. Kutsal Şehitler adlı Ermeni Kilisesi’nin yüksek taş cephesine yanaşırken, caddeler otomobil ve motosiklet kaynıyordu. Der Hayr (papaz) bizi içeri buyur etti. Kilisenin alt katında kemerler ve tavanda büyük bir açıklığa yükselen devasa bir mermer sütun vardı. İçinde kemikler ve toprak bulunan cam sandıklar sütünu çevreliyordu. Yüzlerce kemik: Parçalanmış kafatasları, kalça kemikleri, kaval kemikleri, köprücük kemikleri, göz çukurları, dişler. Sandık sandık kemikler, kemikler…

Der Hayr’a kemiklerin nereden geldiklerini sordum. “Yakında göreceksiniz” dedi. Bir şeyler atıştırdıktan sonra daha doğuya gittik. Şimdi Der Zor’un çok geniş kurak bir bölge olduğunu anlamıştım. Birkaç saat yolda arada sırada önümüze çıkan koyun sürülerinden başka bir şey görmemiştik. Otomobilimiz kuş uçmaz kervan geçmez bir yerin ortasında durduğunda, yol kenarında bir tepenin üzerinde küçük, beyaz taştan yapılmış bir şapel gözüme ilişti.

Rehberim Peder Nerseh, “Burası Margadeh” dedi. “Yaklaşık 15 yıl önce Suriye hükümeti burada petrol ararken, sondaj sırasında bir yığın kemik ortaya çıkmış.” İşaret ederek “Tam burası mı?” diye sordum. “Evet.” Suriye hükümetinin Ermeni kilisesine bir anıt yapması için arazi verdiğini söyledi. Şapele doğru yamacı çıktım. Toprağa gözlerimi diktim, toprağın pisliğini eşeledim. Sert beyaz parçalar gözüme ilişti. Kendi kendime “Ataların burada işte” diye mırıldandım. Sonra da hiç düşünmeden ellerimi kirli toprağa daldırdım, kemikleri toplayıp ceplerime tıkıştırdım. Gözenekli, tebeşirimsi, toz toprak kaplı, katı, bozulmamış kemiklere dokundum. Leğen kemiğinden, kafatasından parçalar… Hem de doksan yıl sonra. Şapele varmak için tepeyi tırmanırken, hatıra alma isteğime engel olamadan ceplerimi kemiklerle doldurdum.

Şapelin zemininden serinlik yayılıyordu. Sunağın altında üzerinde haç oyma olan kaymaktaşından bir duvar vardı. Pencerenin sarı camından içeri süzülen öğle güneşinde, bütün mekan safran sarısı bir ışıkla aydınlanmışı. Bu mezarlıktan ayrılma vakti gelmişti. Kendimi toplamaya çalıştım. Derin derin nefes alıp verdim. Ülkeme dönerken uçakta zaman zaman uyuyakaldım. Ancak Labrador üzerine geldiğimizde, bir başka ülkeden organik madde taşıdığım kafama dank etti. Gümrük formunda yanımda deklare edeceğim bir madde taşıyıp taşımadığım soruluyordu:  “Yanınızda meyve, bitki, hücre kültürü, toprak taşıyor musunuz ya da ABD dışında bir [RTF bookmark start: _GoBack][RTF bookmark end: _GoBack]ekili arazi ziyaret ettiniz mi?” Şimdi valizlerimde olan kemikler topraklıydı. Bunlar hücre kültürü de değildi. Peki, 90 yıl sonra neydi bunlar? Uçuş görevlisinin gözüne ilişmemek için etrafa göz atarak, çantama uzandım. İçindeki kemikleri hissettim. Ne diyebilirim? Bunlar benim atalarımın kemikleri? Suriye çölünde kemiklerin bulunduğu bir araziyi ziyaret etmiştim de? Bu benim babaannemin ilk kocasının, şu da Sivaslı bir çiftçinin kemikleri olabilir. Formu doldurdum. “Yanınızda deklare edilecek… … ?” “Hayır” kutucuğunu işaretledim. Havalimanı gümrüğünde kuyruktayken, Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin havaalanında Suriye’den geldiğim için valizlerimi kontrol etmek isteyebileceklerini söylediğini hatırladım. Ama gümrük memuru bir pasaportuma, bir de suratıma baktıktan sonra pasaportumu damgaladı ve “Vatanınıza hoş geldiniz” dedi.”

evrensel.net
www.evrensel.net