Press ve bir yara


29 Mart 2011 14:33

Sedat Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı Press’i, geçtiğimiz hafta yazmak istiyorduk. Ancak filmin bize yüklediği sorumluluk kadar, içerdiği anlamın ağırlığı da, ‘Kolay kalem oynatmayı’ güçleştiren cinstendi.

Geçmişte yaşanan acıların geride kalması için zamanın en iyi ilaç olduğu söylenir. Pek çok şey için bu genelleme doğrudur. Bazı yaralar ise, kabuk bağlasa da, yer yer kanamaya devam eder.

Öyle ‘Kan görünce başı dönen’ bir mizacımız yok. Ancak, Gündem gazetesinin Diyarbakır Bürosunda, gazeteci ölümlerinin en sık yaşandığı dönemin gerçeklerini konu edinen Press, bizim için hâlâ tazeliğini koruyan bir yaradır.

Gündem gazetesinin yayın hayatına başladığı yıllarda, Gerçek dergisinin Ankara Bürosunda çalışıyordum. Sabah Gazetesi Muhabiri İzzet Kezer’in Cizre’deki Newroz’u izlerken panzerden açılan ateş sonucu öldürülmesi, Özgür Gündem Gazetesi Diyarbakır Muhabiri Hafız Akdemir ile Batman Muhabiri Yahya Orhan’ın, Gerçek’in Diyarbakır Temsilcisi Namık Tarancı’nın katledilmeleri, 1992 yılının art arda yaşanan gerçekleriydi.

30 Mayıs 1992- Nisan 1994 tarihleri arasında Özgür Gündem’in, 8 muhabir ve yazarı ile 19 dağıtımcısı öldürüldü. İki yılda 27 kişi. Hâlâ ‘düşük yoğunluklu çatışma’ yerine, ‘savaş’ denilmesinin birilerini fena halde rahatsız ettiği bu süreç, başka hangi kavramla açıklanabilir? İki yılda sadece bir gazetenin 27 çalışanının yaşamından edildiği bir ülke, bir savaş alanından da öte bir cehennem yeridir. Bu ülkede, Kurtuluş Savaşı yıllarında işgal güçleri tarafından bu kadar gazetecinin öldürülmediğini biliyoruz. Dünyada hangi savaşta bu kadar gazeteci katledilmiştir? Bilen var mı? Örneğin Doğan Güreş biliyor mu?

Press filminin senaryo danışmanı, sevgili meslektaşımız Bayram Balcı tuttuğu notlarla, bu önemli filmin önümüze gelmesine kaynaklık etti. Filmin Yönetmeni Sedat Yılmaz’ı ise, bu kadar sert bir dönemi, içinde mizah unsurlarının da yer aldığı bir ustalıkla beyaz perdeye taşımayı başardığı için kutlamak gerekiyor. Filmde yaratılan kimi tiplemeler de, özel bir alkışı hak ediyor. Fırat bunlardan biri. İlk başta bürodaki yan işleri üstlenerek, büronun çalışmasına katkı sunan bir tipleme gibi gözüken Fırat, bozulan daktilonun tamir edilmesinden tutun da, bölgeye girişi yasaklanan Özgür Gündem’in, çocuklar eliyle dağıtımının örgütlenmesine kadar bir dizi işi üstlenip, ardından da katledilen son arkadaşının haberini yapan bir gazeteci olarak karşımıza çıkıyor. Fırat’lar basın tarihimiz içindeki çok özel isimlerdir.
Press’e konu olan yıllarda, önce Ankara’da ardından da İstanbul’da gazetecilik yapıyordum. Bölge merkezli yaşanan baskıların izi bir biçimiyle bu kentlere de düşüyordu. O tarihlerde yaşanan gazeteci ve gazete dağıtımcısı cinayetleri, bütün sarsıcılığı ile bizim tarihimizin bir parçası haline geldi. Acı ile öfkenin iç içe geçtiği, birlikte demlendiği, birbirini demlediği bir süreçtir bu bizim için.

1990’lı yılların ikinci yarısında bu ölümler seyrelmişti ancak OHAL baskıları devam ediyordu. Gerçek’in ardından yayım hayatına başlayan Evrensel’in Diyarbakır bürosu, kontrgerilla diye tanımlayabileceğimiz güçlerce basılmış, arkadaşlarımız tehdit edilmişti. Merkezdeki arkadaşlarla Diyarbakır’a gidip, büroda nöbetleşe görev yapma kararı almıştık. Bu nöbetler kapsamında Diyarbakır’a gittiğim günlerde yanımda destek için gelmiş olan yabancı gazeteciler de vardı. Alman Basın Sendikasının bir yöneticisi ve bir Alman gazetesinin editörünün de aralarında bulunduğu 3 kişilik bir heyetti diye hatırlıyorum. Alman meslektaşlarımız, AB’nin patronu olan bir ülkeden geliyor olmanın özgüveni ile davranıyorlardı Diyarbakır’a ilk gittiğimiz gün. Ancak, ilk günden itibaren peşimizde sivil polis araçlarının bize ‘eskort’ yapması, onların bu özgüvenlerini zedeleyen bir ‘güvenlik’ gündemi oluşturmaya başlamıştı aramızda. Akşam olunca bir iki bira içip biraz soluklanmak için gittiğimiz Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti Lokali, ilk günden sonra onların kendilerini ‘rahat’ hissettikleri tek mekan haline geldi. Bir gün Alman meslektaşlarımızdan birinin tek başına dışarıda dolaşırken fotoğraf makinesindeki filme polislerce el konulmuştu. Bu filmi almak için onu da yanımıza alarak Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne gittik. Emniyet Müdürünün sorgulu sualli sohbetinin ardından filmi almayı başararak Diyarbakır Emniyetinden ayrıldık. Bize destek için Diyarbakır’a gelen Alman meslektaşlarımızın kaptırdıkları filmi polisten almak da bize düşmüştü. Bu arkadaşlarımızın, bizi geride bırakmanın ‘tedirginliği’ ile ülkelerine döndüklerini hatırlıyorum.

O günler önce kitap oldu, şimdi de, başta Yönetmen Sedat Yılmaz olmak üzere, tüm oyuncularının ve katkı sunan herkesin özenli, yaratıcı emeğiyle, başarılı bir film olarak karşımızda.

O dönemlerin tamamen bir tarih olacağı günlerin umuduyla Press’e emeği geçen herkesi kutluyoruz. 

evrensel.net
www.evrensel.net