Eğitilenler yollarda


17 Şubat 2011 19:45

Okullar açıldı açılmasına ama eğitime dair en gür ses asistan hekimlerden geldi geçen hafta. Hani tüm öğrenci seçme sınavlarından önce ‘tavsiyeler’ başlığında görüşü alınan meslek grubundan. Hatırlayacak olursak hemen öncesinde de onların üniversitedeki hocaları sokağa çıkmış ve sağlık bakanını özür dilemeye çağırmışlardı. Sanırım tıp öğrencilerini ise geçen seneki mezuniyet törenlerindeki konuşmalarından hatırlıyoruz. Mevcut tıp eğitiminin geldiği noktayı bir çalışma daha önce gözler önüne sermişti. Tıp son sınıf öğrencilerine sorulan “anne babanızı mezun olduktan sonra kendinize veya bir sınıf arkadaşınıza muayene ettirirmisiniz?” sorusuna verilen yanıt belkide sözün bittiği yerdi: “Hayır!”
Sınav denince mevcut düzenin “organize işi” sınav öncesi öğrenci raporlarını unutmamak gerekiyor. Birkaç yıl öncesine kadar öğrenci sınavlarından yaklaşık bir ay önce okullar adeta tatil edilir, öğenciler sahte hekim raporu almak için devlet tarafından hekimlere yönlendirilirdi. İşte milyonlarca öğrencisi ‘tesadüfen’ sınavlardan bir ay önce hastalanan, sağlıkta olağanüstü hal ilanı yapılmayan ülkemizde ne beklenirdi ben söyleyeyim. Hem Sağlık hem de Milli Eğitim Bakanları’nın istifa etmesi beklenirdi. Ama etmediler; onlar da biliyordu hekiminden savcısına, bakanından işçisine, milletvekilinden avukatına, işsizinden tüccarına çocuklarına sahta rapor alan bir ülkede etiğin hatırlanmayacağını. Şimdi bu bakanların sağlıkçısından özür dilemesini bekliyor üniversite öğretim üyeleri ve yine özlük hakları konusunda göreve davet ediyor asistan hekimler.

Asistan Hekim Anneleri Derneği

Hekimleri anlamak kimi zaman oldukça zor. Bu salt reçete yazdıklarında ya da ‘neyim var doktorum’ sorusuna verdikleri cevap anları ile sınırlı değil. Tıbba insan vücudundaki yüzlerce irili ufaklı kemiğin binlerce noktasının Latince adlarını öğrenerek adım atıyorlar ama kendi özlük haklarına dair yeterli bir külliyatları yok.
Zaman zaman sokağa çıktıklarında ise sonuç almaları pek kolay olmuyor meslektaşlarımın. Askeri tıbbıyeden beri yüzyılı aşkın bir zamandır haftalık 130 saate varabilen zorunlu çalıştırılma konusunu  topluma anlatamadık. Okur inanmakta zorluk çekebilir ama hekimler ve sağlık çalışanları özü itibarı ile kendilerine giydirilen “melek” kıyafetini hâlâ üzerlerinden atamamışlardır. O nedenle diyorum ki bu kıyafeti çıkartsa çıkartsa yine hekim anneleri çıkartabilir.
Geçen hafta asistan hekimler İzmir ve İstanbul’da sokaklardaydı. Aşırı çalıştırılmaktan, aralıksız otuzdört saatlik mesailerden, nöbet izinlerinin ilelebet yasaklanmış olduğundan bahsettiler. Aslında onlar “yeryüzü cennetinde” isyan eden “günahkar” meleklerdi.
Sağlıkçılar için heyecan ve umut verici bir hareketlenme olsa da yakın vadede sonuç alınması bu haliyle zor. Ama deseler ki hastalarımız bir hasta hakkı olarak haftada yüzotuz saat çalıştırılmış bir hekim istemiyoruz diye, belki sonuç alınır. Deseler ki hastalarımız “ey yönetici; madem afiş asmışssın hekim seçme hakkı diye, o halde bildiriver bakalım hastanende nöbet izni verdiğin kaç çalışanın var diye” sanırım daha çok sonuç alınır.
Hele bir de anneler deseler ki “bizim çocuklarımızı ne hakla kimi zaman ayda on kez otuzdört saat arakıksız, uykusuz çalıştırıyorsunuz” sanırım net sonuç alınır. Asistan hekimler yani dört beş yıllık uzmanlık eğitimine alınmış o gencecik hekimler bu kötü koşullarda bir de akşamları, o da nöbetçi olmadıklarında, ders çalışmak, seminer hazırlamak zorundalar.
Bir gece acil servisleri yine asistan anneleri bassalar ve deseler ki “hani burada eğitim vardı ve o nedenle çocuklarımız mesailerinin yirmibeşinci saatinde çalışmak zorundaydı; nerede o eğiticiler” sanırım sonuç alınır.
Ve yine asistan hehim anneleri çocuğu ne hikmetse GSS yasasından hemen önce henüz 16 yaşında SSK’lı kılınan yani erken emekliliği son anda garanti edilen cumhurbaşkanının köşkünün önünde oturup “çocuklarımızın zorunlu çalıştırıldığı aşırı mesailer neden emekliliklerine sayılmaz” diye sorsalar sanırım somuç alınır. Aileden sorumlu devlet bakanlığı önünde “çocuğum ve eşi asistan hekim; ayın yirmi günü birbirlerini görmeyebiliyorlar. Torunlarımız anne babalarını göremiyor. Bu kölelik düzenini yıkacağız” deseler sanırım sonuç alınır.
Sözün özü ülkenin yerleşik dinamiklerinden yeterince yararlanamıyoruz. Asistan Anneleri Derneği’ne gelince; neden olmasın diyorum. Belki de bir erkek olarak kurucusu olurum. Katılmaya ne dersiniz?

Performans yoksa devletin zekatı mı
Siz hiç zekat alan veya veren birisine rastladınız mı? Bizden geçmez diyorsanız bu işin bir de örtülüsü var demek isterim. Dikkat edin belki de alıyorsunudur da ruhunuz duymuyordur.
Sözgelimi performansa dayalı ücretlendirmelerin zekat ve sadakadan ne farkı var? Kendi alanım sağlıktan baktığımda diyebilirim ki daha çok çalışan daha çok ek performans ücreti almıyor. Hatta aynı kişi daha az performans puanı aldığı ay daha fazla tersine daha az performans ücreti aldığında daha fazla ek ücret alabiliyor.
Performans kelime olarak ilk anda pozitif duygular uyandırabilir. Konuya ola ki mesafeli okurlar için tekrar hatırlatmak isterim. Bu sistemde temel ücret düşük tutuluyor, ek ücret olarak ise performansa dayalı ödeme yapılıyor. Sözde daha çok iş üretip daha çok puan toplayan daha çok maaş alıyor. Ama tüm bu allengirli tanımlar işin özünü örtemiyor. Bir emekçini isterse her ay köle kıvamında aynı ölçüde aşırı çalışsın bir sonraki ay kaç lira maaş alacağı belli değil.Bu bazen önceki aydan iki kat fazla bazen beş kat az olabiliyor.
Şimdi sormak isterim sizlere hayatınızda hiç zekat aldınız mı diye?
Evet Ak Parti’nin kodlarını iyi çözmeden neoliberalizmin en net dışavurumu sağlıkta dönüşümü kavramak mümkün değil. Ne dersiniz?

evrensel.net
www.evrensel.net