Daha gergin bir bölge ve dünya-1


02 Mart 2011 14:58

İktisadi sosyal ve politik koşullar ile sınıflar arası ilişkiler arasında, ilkinin ikincisini etkileyip değişimini ve düzeyini belirlediği bir ilişki olduğunu, ikincisinin seyri ve değişiminin de koşulların değişiminde bir unsur olarak rol oynadığını, toplumsal yaşamdaki her olay ve olgu neredeyse hergün ve yeniden kanıtlıyor. 2007-2008 krizi patlak verip dünya kapitalizminin genel krizi olarak tüm ülkeleri etkilemeye başladığında, başlıca emperyalist ülkelerin sözcüleri “Dünyanın artık eskisi gibi olamayacağını; güçler ilişkisinin yeniden şekilleneceği bir sürece girildiğini” ilan ettiler. Burjuva-emperyalist devletlerin şefleri yüz milyarlarca dolar-avro ve yeni banka ve tekellerin hizmetine sunarlarken, içeride halk kitlelerine karşı baskıları artırdılar; dışarıda ise pazarlar ve hammadde kaynakları için rekabet daha da sertleşti.
Kısa bir süre önce Balkanlar ‘ateş hattı’ olmuştu. Yugoslavya’nın Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın büyük güçleri ve ABD’nin yayılmacı politikaları sonucu parçalanması, Arnavutluk ve Kosova’nın yedeğe çekilmesi, Polonya-Romanya ve öteki Doğu Avrupa ülkelerinin işbirlikçi gerici klikler eliyle NATO ve özellikle ABD’nin yedek gücüne ve nükleer askeri üslerine çevrilmesiyle “Huzur ve refah ortamının oluşturulması”(!) yoluna girildiğini ilan etmişlerdi. Orada, yeniden alevlerin yükselmesi için ‘stok birikimi’ devam ediyor.

Ortadoğu ise zaten ve öteden beri “kaynayan kazan”dır! Petrol, Doğal gaz ve çeşitli hammadde kaynakları/ rezervleri tükenmediği; ya da bu bölge halkları emperyalist yağma politikalarını ve onların uygulayıcılarını bir kez daha dirilmemek üzere söküp atmadıkları sürece, bu kazan kaynamaya devam edecek. Hemen yanıbaşındaki Afrika ve doğuya doğru ilerlendiğinde geniş Kafkasya-Orta Asya bölgesi, istah kabartan yağma alanları arasında ilk sıralarda yer alıyor.
Bu durum, bölge halklarını, kendi ülkelerinin sömürücülerinin yanısıra bir dünya sistemi olan kapitalist emperyalizmin en büyük güçlerinin baskı ve yağma politikalarının da hedefi haline getiriyor. Dünya kapitalizminin ‘son’ krizi, baskı ve sömürünün yoğunlaşmasında özel bir rol oynadı. Uluslararası tekeller ve emperyalist büyük güçler krizin yükünü işçi sınıfına ve bağımlı ülkelerin halklarına aktararak onların yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdılar. Emperyalist baskı ve sömürü kuşku yok ki, Batı işçi sınıfı ve tüm diğer halklar açısından da arttı ve sertleşti. Ancak, Balkanlar-Orta Doğu-Orta ve Ön Asya, sahip olduğu uluslararası stratejik konum ve hammadde kaynakları nedeniyle emperyalist rekabet ve pazar kavgasının en önemli alanlarının başında yer alması, krizin etkileriyle birleşerek bu bölgede durumu daha da ağırlaştırdı. Bu bölge İngiliz-Fransız emperyalistlerinin eski sömürge alanıdır ve ABD’nin “çıkar alanı” stratejisinde özel bir yer tutuyor. Tunus ve Mısır’da ortaya çıkan ve ‘Kıyılara vurarak genişleyen’ büyük halk ayaklanmalarında tüm bu gelişmeler ve olgular rol oynadı.

Bu ayaklanmaların bölge ülkelerinde etkide bulunması ve yeni ayaklanmalarla genişleyen bir hareket olma özelliği göstermesi üzerine emperyalist-kapitalist güçlerin “İnsan hakları ve halkların taleplerinin gözetilmesi”(!) propagandasıyla seferber olmaları doğrudan doğruya bu çıkar politikasıyla bağlıdır/ilişkilidir. Başka somut olgular bir yana, bu bölge ülkelerinin neredeyse tamamının Batılı emperyalistlerin iş birlikçisi hakim sınıf ve temsilcileri tarafından onlarca yıldır ve tümüyle despotik-gaddarca yönetiliyor olması, bu propagandayı ve sözüm ona bu doğrultudaki “Birleşmiş Milletler” kararlarını boşa çıkarıyor. Halkının istemlerini bombalayarak imha etmekle karşılayan Muammer Kaddafi dahil (Onun durumu en azından bir süre öncesine kadar diğerleriyle belirli farklılıklar gösteriyordu), bölge ülkelerinin başında bulunan kral, sultan, başkan, emir, şah ya da başka ünvanlı diktatörlerin ve temsil ettikleri çıkar gruplarıyla hakim sınıfların en önemli ve başlıca hamisinin ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistler olduğuna, herhalde kendileri de itiraz etmeyeceklerdir. Enver Sedat’ı ve ardından Hüsnü Mübarek’i (Temsil ettikleri rejim ve sistemle birlikte) Mısır halkının başında ‘boza pişirmek’ üzere tutan ve onların Siyonist İsrail yöneticileriyle Filistin halkına karşı kanlı ve hain işbirliğini kotaran ve kollayıp koruyan ABD, şimdi “halkın talepleri”ni söz konusu ederek bu politikayı Ö. Süleyman ve yılda 1.3 milyar dolar hibe ederek beslediği ordu üzerinden sürdürmeye çalışıyor. Tunus diktatörüyle Fransız emperyalistlerinin iş birliği o denli açık bir gerçek idi ki, ilişkisi deşifre edilen Fransız Dışişleri Bakanı istifa etmek zorunda kaldı.

Kendi ülkelerinde, işçi sınıfı ve emekçilere karşı sömürü ve baskıyı yoğunlaştıran; tekelci sermayenin çıkarları için ücret ve sosyal hakları kısıtlayarak emekçilerin istemlerine karşı polis ve gerekli gördüklerinde de askeri birlikleri seferber eden, “ulusal bütçe”lerinin büyük bir kesimini yayılma amaçlı askeri politikalara ve halkın daha fazla baskı altına alınması için ayıranların Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn gibi ülkelerdeki “yöneticileri” halkın taleplerine saygı göstermeye çağırmaları iki yüzlü bir manevradır. Bu manevralar, halkların devrimci girişimi ve kaşkışmalarının bu ülkelerin diktatörlüklerini tümüyle yıkmasını önlemeyi ve bu ülkelerdeki emperyalist çıkarları korumayı; bunun için uygun yeni görevli iş birlikçiler eliyle “düzen tesisi”ni öngörmektedir.

Washington’un, Londra-Paris ve Berlin’in ahtapot yöneticileri, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki politikaları ve ‘varlıkları’ istikrarsızlık kaynağı olmasına rağmen, istikrar ve huzur üzerine konuşmayı ihmal etmiyorlar. Bin Ali, Hüsnü Mübarek ve M. Kaddafi isimleriyle ‘sembolize olmuş’ diktatörlükler onlarla aynı sistem değerlerini temsil etmesine rağmen, bunların halkların istemlerine karşı gösterdikleri gerici direnci ve halka saldırılarını suçlayarak, halkların duygu ve istemlerinin istismarı üzerinden hedef olmaktan çıkmak istiyorlar. “Bir an önce kargaşanın son bulması ve halkın huzur içinde yaşaması için” çaba gösterdikleri görüntüsü ardında, petrol ve doğal gaz başta olmak üzere hammadde kaynaklarıyla Batı pazarlarına iletim yollarının denetimini garantiye alacak iş birlikçiliği kuvvetle yeniden tesis etmeye ve bunun da bir unsuru olmak üzere bölgenin en büyük nükleer yayılmacı ve vurucu gücü olarak İsrail gericiliğini koruma altında tutmaya çalışıyorlar.

Ancak bu politika ve emperyalist-ve Türkiye gericiliği gibi bölgesel işbirlikçi gerici güçlerin müdahalesi en önemli istikrarsızlık etkenlerinden biridir. ‘Dış karışma’ istikrarın güvencesi değil, bölgenin ateş hattında kalmaya ve istikrarsızlık içinde olmaya devam etmesinin nedenidir. Ortadoğu bölgesinin ‘barut fıçısı’ olması ve dünyanın bugün daha gergin, yeni savaşlara daha yakın ve bir bölümünde zaten savaş içinde olması bu emperyalist politika ve karışmayla dolaysız bağlıdır.

evrensel.net
www.evrensel.net