# Hoş tanışlık

> **Yazar:** Ayşen Şahin
> **Yayın Tarihi:** 2026-11-07 00:15:00
> **Kaynak:** [https://www.evrensel.net/yazi/100327/hos-tanislik](https://www.evrensel.net/yazi/100327/hos-tanislik)

---

Bir süredir iyi insana denk gelmek zorlaştı. İnsan üzerine düşününce her şeyi anlayabiliyor aslında.


Hayat hoyratlaşınca savunma moduna geçiliyor. Sanki vahşi bir ormandayız, sağanak var, dallardan ve dikenlerden göz gözü görmüyor. Üzerimize gelen hışırtıya elimizdeki odunla temkinden vurmaya hazır gibiyiz.


Hayatta kalma dürtüsü, kendini zarardan korumak için karşısına çıkanı biçmeye hazır hale getiriyor insanı. Herkese değdi bir şekil çıkarın eli. Kirletti üzerimizi. Korunmak isterken dahi.  Gündelik yaşam son gücümüzle ittirsek bile olağan akışına kavuşamıyor. Barınma krizi kiracı-ev sahibi ilişkilerimizi kirletti, fakirleşme esnafla olan diyaloğumuzu kesti, ses çıkaranın içtiği bir kadeh rakıda dahi bölündük, ses çıkarmayanın korkaklığından tiksindik.  Ayrıştırıla ayrıştırıla ön yargılarımız çelikten keskin hale geldi.


Dilovası Katliamı Davası sonrası DGD-Sen Başkanı Neslihan Acar’ın söylediği gibi: Bizi bir hayvanla aynı güdüye hapsettiler: yaşamak.


Neden böyle olduğumuzu anlıyorum, anlaşılır lakin Ortaçgil’in dediği gibi anlamak çözmeye yetmiyor.


Bir radyo programında kulağıma çalınmıştı: Zor dönemlerde insan kendisine bir zamanlar mutluluk veren şeyleri görmez duymaz olurmuş. Örnek vermişlerdi; “Trafikte stres içinde beklerken radyoda en sevdiğiniz şarkı çaldığında duymuyorsanız iyi değilsinizdir. Böyle anlarda, zihninizdeki kavgayı durdurmaya çalışıp kendinize içinde olduğunuz anı tarif edin: Trafiği açamam ama şarkımı sonuna kadar dinleyebilirim. Sadece üç dakika sürecek bu zevki kaçırmayacağım.”


Bu kadar basit bir yöntem hodbinliğe direnmekte gerçekten biraz işe yarıyor. Etrafı görür duyar olmaya yarıyor. O gündür deniyorum.


Hangi sebeple semtin içinde bir yere gidiyor olursam olayım kendime tekrar ediyorum: En azından Beyoğlu’da yürüyerek gidiyorsun, başını kaldır ve mimariyi bir kez daha seyret.


Avukata, anmalara, protestoya, bir karara itiraza, son parayı bankadan çekmeye, ne kadar can sıkıcı sebep olsa bile en sevdiğim semtte yürüdüğümü hatırlatıyorum kendime. Bu da anlık, geçici bir huzur veriyor bünyeye.


Yine böyle bir günde, bir işi halletmeye çıktım, bir saat sonra gel dediler. Canımı sıkmadım, dedim ne güzel işte Beyoğlu’da bir saat avarelik ederim, bahanem hazır.


Bulduğun her çıkış yoluna kaya tıkamaya yemin etmiş bir evren, öyle bir sağanak başladı ki kendimi neresi olduğuna bile bakmadan bir dükkana attım. Sırılsıklam olmuş saçlarım alıcı olmadığımı sadece sığındığımı haykırıyor. 


Benim gibi başkaları da var, alıcı rolü yapıyoruz. Ama işte hoyratlık her yere sirayet etmiş. İnsanlar raftan katlı alıp bakıp ortaya atıyorlar giysileri. Bir gencecik kadın, kız çocuğu hatta, katlamaya yetişmeye çalışıyor. Bir yandan da öyle sıcak bir ilgiyle herkese yardımcı olmaya çalışıyor ki insanın içine ılık bir şefkat hissi doluyor. Minyon boyu, incecik bilekleri, çocuk gibi elleri, siyah bir pardösü giymiş, koyu gri bir başörtüsü bağlamış sımsıkı, kocaman da gözleri. Koyu renk içinde iyice parlamışlar. Pırıl pırıl, tertemiz bakıyor insanların gözlerinin içine. “Abla size mavi de yakışırdı, bu tarafta çok yumuşacık hırkalar var, mavi” diyor birine, “Abi, iki tane alınca bir indirim daha oluyor, istersen demin baktığınızı yeniden getireyim” diyor. Herkese yetişirken pıtır pıtır ortadakileri katlıyor bir yandan, hiç kimseye kırılmadan, kızmadan, moralini bozmadan. Ben buradakileri askılarına takarım sen kabindeki müşteriye bak istersen, dedim. “Abla öyle çok ayıp olur size, hallederim ben, siz yorulmayın.” dedi. “Vaktim var, ben de eski tezgahtarım, elim hızlıdır merak etme” dedim. Güldü bana küçücük, gözleri kocaman. Kabindekine baktı geri geldi, “Abla gerçekten yaptın mı bu işi?” dedi. “Tabii, hepimiz aynı yerlerden başladık hayata” dedim. Bazı insanı tarif etmek zor. Duru kelimesi yeter mi bilmiyorum, sanki dünyada her şeyin en saf haline dönmüşüz gibi bir ses, yüz, tavır. Dükkanla ilgili her şeyi bir çırpıda söylüyor, kendi sorularını uzun uzun düşünerek. Öyle es verdi, bana doğru iki kere dönüp bir şey diyemedi. Üçüncüye göz göze geldiğimizde, etrafı bir kolladı, bizimle kimsenin ilgilenmediğini görünce fısıltıya yakın sesle sordu: “Başarabilecek miyim ben de?” Herhangi bir şeyi başarmış görüntüm yoktu. Üzerimde ıslak parka, ayağımda on senelik botlar. “Neyi başarmak istiyorsun ki?” dedim. “Sen mutlusun ya, öyle olur muyum ben de ileride?” Gülümseyerek yardım etmeyi teklif etmiştim ve vaktim var demiştim. Onu mutluluk saymış, mutluyum sanmış. İnsan yaş alınca mutsuzluğu daha iyi saklamayı öğreniyor oysa. Ve daha az kalp kırmaya çalışıyor, o kadar aslında. Ama o fısıltıyla havaya bırakılmış soru ağır, yirmi yaşında gencecik insandan çıkan sorgu: “Bir gün mutlu olabilecek miyim?”


Belki şimdi bile mutlu oluyorsundur arada, dedim. Mutluluk anlık bir his. Bak sen Beyoğlu gibi bir yerde, her gün kırk milletten insana laf anlatıyorsun sabırla, eminim ileride çok farklı işler de yapacaksın, en zorundan başlamışsın, buradan başlayanın başarmaması mümkün değil zaten.” dedim. İnandım da dediğime söylerken. O, utana sıkıla bir sürü sordu, diğer bütün müşterileri kollayarak, ikimiz arasında kalacak zamanlamayla “Evlenince de burada çalışılır değil mi?” dedi. Bunları kendine söylüyor gibiydi. Herkes istese de çok uygun bulsa da insan evlenmek istemeyebilir değil mi? dedi. Sonra yaşım otuz olunca pişman olur muyum acaba? dedi. Bir kız çocuğu daha, belli biri var, aslında seviyor da inceden, beğeniyor ama güvenmiyor. Evlilik onu Beyoğlu’ndan, işinden, maaşından, arkadaşlarından edecek diye korkuyor. Bunu mahallesine anlatamıyor. Kimse ona haklısın demiyor. Tutunacak bir dal arıyor, birinin tek başına mutluluğunda. 


Bana sorduğu her soruda yanıtı kendi buluyor, onay için cam gibi gözleriyle dolu dolu bana bakıyordu. Yanıt ararken ve dinlerken ben de çare buluyordum.


Bir saat etraftakilerden kaçar göçer halde sohbet ettik. Ekonomik özgürlükten, insanın her yaşta hayalleri ve hedefleri olabileceğinden, hiçbir şeyin imkânsız olmadığından... Bu ara bir cümlesi daha oturdu içime “Zaten bu sevmek sevilmek işi başımıza nasıl gelsin ki?” Kıyamam bu nesile.


Dükkân sahibi aşağıyı kontrole geldi, mavi kazağı ben aldım. Uzun zamandır aldığım en iyi hizmet için teşekkür ettim. Ödeme için üst kata çıkarken, yine gelir misin? dedi. Bir hafta sonra geri gittim. Gelmişsin dedi, gözleri yine pırıl pırıl. Bordo giymişti bu sefer, baştan aşağı. Nispeten renk sayılır. Sözümü tutmamın karşılık bulduğu anlara hasrettim. Ondan çok ben mutlu oldum.


Küçük şeyleri büyük yaşamak belki fazla duygusallık gibi duruyor ama bazı kalpler korunmayı böyle sağlıyor. Yaşamak coşkusuna hizmet ediyor.


Bana hiç tanış olmadıklarımızla peşinen kaybetmeyi kabul ettiğimiz ilişkiyi hatırlattı. Bunca nobranlıkta etrafa güzel gözlerle bakmanın saflık değil hoşluk olduğunu, diyaloğun sağaltıcı hissini, dinlemenin anlatmaktan büyük olabileceğini hatırlattı.


Dermanı kendi mahallende bulamadığında çemberi genişletmeyi gösterdi. İnsan kazanmanın ne kadar kolay olabileceğini anladım. Basit bir empati hâlâ yetebiliyordu. Her şey çok ama çok kötü giderken birine, birbirimize iyi gelebilmenin kıymeti büyüktü.


Anlamak çözmeye yetmiyordu, korunaklı zırhları cümlelerimizden çıkarınca tavrımız serbest kaldı, iyilik su yüzüne çıkıverdi.


Bu hafta fon batağı, şiddetin sokağa taşması, sessizce tahliye edilen suçlular ve tutuklanan suçsuzlar gündemiyle taşarken, nefes alabildiğim en güzel anıyı yazmak istedim.


Kötülerle onları taklit ederek kavga edemeyiz. Kendimizi korumak isterken iyiliği abartmamız lazımdı ki çan eğrisi hayatı yaşanır kılacak seviyeye yaklaşabilsin. 


Hoş tanışlıklar dilerim hepimize.

---

*Evrensel Gazetesi — Emeğin sesi, gerçeğin habercisi*
