# Varken okumak, yazmak lazım…

> **Yazar:** Ayşen Şahin
> **Yayın Tarihi:** 2026-10-17 00:10:00
> **Kaynak:** [https://www.evrensel.net/yazi/100189/varken-okumak-yazmak-lazim](https://www.evrensel.net/yazi/100189/varken-okumak-yazmak-lazim)

---

Okulda tarih dersinde anlatılırdı: Fatih gemileri karadan yürüttü, Kanuni Viyana kapılarına dayandı, Mohaç sadece iki saat sürdü.


Tamam bunları ezberlerdik, bilirdik ama aklım bazı şeyleri almazdı.


Ulaşımın kervanla atla yapıldığı gemilerin kürek ve rüzgar gücüyle ilerlediği dönemde Piri Reis nasıl Adriyatik’te Dalmaçyalı korsanlarla savaşıp bir yandan Süveyş Kanalı bir yandan Hürmüz Boğazı, Atlas, Hint Okyanusu’na yelken açabildi?


Savaşların sebebi, sonucu, tarihi, komutanı bilgisi var da müfredat insanın gözünde o yüzyılların bir gününü canlandırtamıyor.


Jean-Christophe Rufin’in Kralın Kervanları romanını okuduğumda o dönemler bir ülkeden diğerine okumak için gitmenin nasıl olabildiğini, limanlarda gemi beklemenin ve gemi yolculuklarının ne kadar sürdüğünü, kervanların nasıl ilerlediğini biraz anlar gibi olmuştum. Meydan savaşlarını da aklım kesmezdi. Nasıl oluyor iki yamaçtan koşarak birbirine kılıçla saldırmak akıl alacak şey değil; gürzler iniyor, toplar, oklar, kılıç, süvari, filler!


Filmlerde görüyoruz, binlerce insan elde kılıç birbirine giriyor da arkanı kim kollayacak, sen kime saldıracağını nereden bileceksin derken Wilbur Smith’in romanlarından da meydan savaşının nasıl olduğunu anlayabilmiştim biraz. Öyle detaylı izah ediyordu ki... Kılıcı nasıl savuracağın kadar nereye saplayacağını bilmen de önemli. Kemiğe denk getirirsen kılıç seni iter ve sendelersin, kılıç saplı kalır hızla geri çekemezsin, üstelik yara düşmanı hemen öldürmez.


O sırada açık alanda kılıçsız bir hedef olarak kalırsın ve bir topuzla ölürsün. Şunu okuduğumda 13-14 yaşlarındaydım, öyle dehşete kapılmıştım ki hâlâ aklımda.


Kara veba mesela, 1300’lerde Avrupa’nın neredeyse yarısını öldüren salgını insanın tahayyül edebilmesi zor. Öyle “Eee abdest yok, dışkılarını sokağa döküyorlardı” deyip çıkılmıyor işten.


Büyük kıtlığın da etkileri var. Dünya nüfusundan 150 milyona yakın insanı, yani o dönemki insanlığın neredeyse üçte birini tarihten silmiş. Beş yüzyıl geçiyor aradan, kolera salgını baş gösteriyor. O dönem bu salgınlar Miyazma teorisi ile açıklanıyor yani kötü hava ile yayıldığı düşünülüyor. İngiliz Dr. John Snow (Hayır uydurmuyorum, Game of Thrones karakteri ile ilgisi yok) salgının en yoğun olduğu Newcastle bölgesi haritasına bütün vakaları işaretleyerek (data toplama) Broad Sokağı’ndaki su pompası yakınlarında vaka sayısının zirve yaptığını görüp (analiz) pompayı kapattırmış ve vakaların hızla kesilmesi sonucu koleranın soluma değil yutma ile geçtiğini ispatlamış. Biz bunu nereden biliyoruz? Çünkü konseyi vanayı kapatmaya ikna edebilmek için The Medical Times and Gazette’de yayımlanmış makalesi var. Gazetecilik ve arşivcilik önemlidir.


Arşiv ve gazete demişken: Geçenlerde Beyoğlu’nun Karanlık Yüzü turuna katıldım. Yüzyıllar boyunca burada yaşanan yer altı hikayelerini Sanat Tarihçisi Fırat Şenol’dan dinledik. Reşat Ekrem Koçu’nun kitaplarında geçen isimlerin hikayelerini, anlatılan olayların diğer yüzünü, bazen de nesilden nesle aktarılan şehir efsanelerinin nereden kaynaklandığını iz sürerek Osmanlı arşivlerindeki kadı tutanaklarından, yüzlerce yıl önceki gazete arşivlerinden bulup gerçeğe ulaşmış. Osmanlı gazetelerinde sansür hissedilen dönemlerdeki haberleriyse Osmanlı’dan haberler yayımlayan Rus yayımlarıyla da karşılaştırmış. O arşiv, tutanaklar, gazeteler olmasa ben ne Can İbo’yu bilecektim ne de Bıçakçı Pedro’yu... Neyse onların yeri başka bir yazı olsun.


Bu yazının derdi başka. Ne yaşadığımızın tam idrakinde değiliz. Basılı eserler gitgide azalıyor, ekonomi yüzünden. Gerçek gazetecilik can çekişiyor baskı yüzünden. Dijitale güven olmaz bak bir günde Radikal’i sildiler, bir günde TELE 1, şimdi Halk TV. Hayat TV ve İMC’de konuşulan her şey 2016’da uçuruldu gitti. 2007-2010 arası YouTube’a erişememiştik. Şimdi bir günde binlerce sosyal medya hesabı ortadan kalkıyor. Google aramaları maniple ediliyor, haberler siliniyor. Akademinin hali ortada. Bir bir uzaklaştırılıyor iyi hocalar, KHK ayrı yargı ayrı kayyımlar ayrı. Yeni akademik kadroların soyadları aynı.


Osmanlı arşivlerini dere yatağına taşımışlardı, içerisi ne durumda acaba? Pek tarihe kıymet vermediklerinden, Topkapı Sarayı, Zeugma ve benzeri örneklerde olduğu gibi giden gider kim nereden bilip soracak hesabını. Bir eskicinin tahta arabasında su çekmiş el yazmaları görsek şaşar mıyız? Hayır.


Mahir Çayan kitapları toplatılıyor, yazdığı roman yüzünden yazarlar yargılanıyor. Tweet atamayan bir halk geleceğe bu dönemi nasıl sağ salim bir hikaye olarak bırakabilecek?


Bundan yüz sene sonra kim bilir bu dönemi bu İletişim Başkanlığı nasıl aktarmış olacak? Dünyanın süper gücüydük, Amerikan Başkanı önümüzde ceket iliklerdi, ne faiz lobisi yıkabildi bizi ne paralelciler. Halkın gururdan gözleri dolardı, onları mağaradan çıkarıp buzdolabı verdik. Biz olmasak Filistin de yoktu, İsrail’in kulağını bir tek biz çektik(!)


Basına, yazara, akademiye sahip çıkamadığımızda geleceğimiz gibi tarihimiz de kayıyor ellerimizden. Biz her şeyi kayda alabilirsek o zaman yüz sene sonra düzgün sorular sorabilirler:


“İklim krizi ortadaydı, bütün COP’lara katılıyordunuz ama yine de şehircilik hesabı yapmadığınız için yağmur yağınca insanlar mı ölüyordu?”


“Afet yüzünden ulaşım duruyor, elektriksiz, susuz, internetsiz, işsiz kalıyor ses çıkarmadan dayanabiliyordunuz ama genel greve hayat durur diye gidemiyor muydunuz?”


“Yapay zeka gelişmişti, hologram, augmented reality yaygındı, Bluetooth’tan araç üzeri led ekranlara kadar her şey vardı, Claude ile birkaç saatte mobil uygulama birkaç dakikada web sitesi yapılıyordu, müzik listeleri, radyolar çalmaya devam ediyordu ve siz son TV kanalı kapanana kadar yalnızca Mecliste gözleri bantlama eylemi mi düşünebildiniz?”


“O iktidar Anayasa’dan rejime her şeyi değiştirecek kadar büyük oynarken siz yirmi beş sene boyunca gerçekten sadece miting, yürüyüş, basın açıklaması ve Meclis konuşması mı yaptınız? Yahu 25 senede teknoloji kendini üç kere baştan var etti siz nasıl Halide Edip’in, Nezihe Muhiddin’in Mahirlerin Behicelerin gerisine düşebildiniz?


“Avrupa, Latin Amerika, Balkanlar sosyal adalet için ayağa kalkmışken gerçekten siz her gün azalarak seçimi mi beklediniz?”


Gazetemizi basılı satın alırsanız sevinirim, belki bu köşe sağ kalır böylece, en azından bir sonraki sel ya da yangına kadar.


Sevgilerimle...

---

*Evrensel Gazetesi — Emeğin sesi, gerçeğin habercisi*
