# Toparlanmaya vakit yok

> **Yazar:** Koray R. Yılmaz
> **Yayın Tarihi:** 2026-10-14 00:10:00
> **Kaynak:** [https://www.evrensel.net/yazi/100173/toparlanmaya-vakit-yok](https://www.evrensel.net/yazi/100173/toparlanmaya-vakit-yok)

---

“Hürmüz dünya ekonomisi açısından bir petrol hikâyesi olarak başlamış olsa da bugün artık savaşın maliyetinin çevreye aktarılması ve sınıfsallaştırılmasının hikâyesine dönüşmektedir” diye bitirmiştim geçen haftaki “Bir Boğazdan Milyarlarca Boğaza, Kapitalizm Savaşta Nasıl İşliyor?” başlıklı yazımı. Enerji fiyatlarından borçlanma maliyetlerine, kamu bütçelerinden emekçi hanelerin geçim koşullarına uzanan bir aktarım mekanizmasına dikkat çekmiştim. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 12 Ekim 2026 tarihli “Toparlanmaya Vakit Yok: Bileşik Krizler, Tükenmiş Mali Tamponlar ve Gelişmekte Olan Ekonomiler İçin Anlamı” raporu, bu genel değerlendirmeyi destekleyen bulgular sunuyor. Savaşın tetiklediği enerji fiyatları ve borçlanma maliyetlerindeki artış, önceki krizlerin yaraları henüz kapanmadan gelişmekte olan ülkelerin üzerindeki baskıyı ağırlaştırıyor. Yakın zamanda olağanüstü güçlü seyretme ihtimali taşıyan El Nino kasırgası da bu baskıya ekleniyor. Geçen hafta işaret ettiğimiz mekanizmanın nasıl somutlaştığına biraz verilerle bakalım.


Brent petrol fiyatının savaş öncesindeki 72 dolardan, sürekli değişmekle birlikte, 105 dolar civarına çıkması yaklaşık %46’lik bir artış anlamına geliyor. Raporun verilerine göre 130 ülkeyi kapsayan verilere göre savaşın başlamasından 28 Eylül’e kadar benzin fiyatları ortalama %26, dizel fiyatları ise %38 yükselmiş durumda. Dizel fiyatları açısından daha çarpıcı olan ise artışın dağılımı: Ülkelerin neredeyse yarısında artış %40’ın, 11 ülkede ise %70’in üzerinde.


Dizel fiyatlarının benzinden daha hızlı artması tarım, lojistik ve sanayi üretimi açısından önemli bir maliyet baskısı oluşturuyor ve bu diğer fiyatlara da yansıyor. Geçen hafta dolaşım maliyetleri üzerinden tartıştığımız sorun, burada hanehalklarının geçim koşullarına uzanıyor. Rapor, haziran ve eylül verileri karşılaştırılabilen 128 ülkenin 83’ünde yakıt fiyatlarının yeniden yükseldiğini belirtiyor. Hükümetlerin başlangıçta belli oranda üstlendiği enerji maliyeti giderek tüketicilere aktarılıyor. Böylece enerji krizinin zaman içerisinde bir reel ücret ve gelir bölüşümü krizine dönüşmesinin koşulları güçleniyor. Rapor, eylül ayında en az 10 ülkede enerji fiyat artışlarının toplumsal protestolara ve huzursuzluklara katkıda bulunduğunu belgeliyor. Suriye, Guatemala, Filipinler, Fransa ve Portekiz bu örnekler arasında.


Geçen hafta dikkat çektiğimiz enerji şokunun finansal sisteme aktarılmasını da rapordan izleyebiliyoruz. ABD’nin 10 yıllık tahvil faizi 29 Eylül’de %5,26’ya, 30 yıllık tahvil faizi ise %5,59’a ulaşmış durumda. UNDP, bu seviyelerin sırasıyla 2002 ve 2004’ten beri görülmediğinin altını çiziyor. Bu yükselişin arkasında raporun işaret ettiği başlıca unsurlar, kalıcı enflasyon baskıları, yüksek politika faizi beklentileri, büyüyen kamu açıkları ve borç stokları ile uzun vadeli sermayeye yönelik artan rekabet.


Gelişmekte olan ülkeler açısından mesele yalnız ABD faizlerinin yükselmesi değil. ABD tahvilleri uluslararası finans piyasalarında temel referans getiri oranlarından biri olduğundan, bu yükseliş başka ülkelerin borçlanma maliyetleri üzerinde de yukarı yönlü baskı yaratabilir. Zayıf kredi notuna sahip, kısa vadeli borçlarını çevirmek zorunda olan ve döviz rezervleri sınırlı ülkeler daha kırılgan durumda. Rapora göre gelişmekte olan medyan (ortanca) ülke kamu gelirlerinin %9,5’ini yalnızca faiz ödemelerine ayırıyor. Bu oran yüksek gelirli medyan ülkenin üç katından fazla ve 2001’den bu yana görülen en yüksek düzeyde.


Hülasa, geçen hafta kamu bütçeleri üzerinden işaret ettiğimiz bölüşüm sorunu burada daha somut hale geliyor. Enerji ve gıda fiyatlarındaki artış nedeniyle sosyal harcamalara duyulan ihtiyaç artarken borç servisinin kamu gelirleri üzerindeki baskısı da büyüyor. Verili politika çerçevesinde gelişmekte olan ülkelerde kaynakların borç ödemelerine ayrılması ile sosyal ihtiyaçların ve uzun vadeli yatırım gereksinimlerinin karşılanması arasındaki çelişki keskinleşiyor. Bu çelişkinin hangi yönde çözüleceğini belirleyen siyasal tercihler ise savaşın maliyetinin kimlerin üzerinde kalacağını da belirliyor.


Bu tabloya eklenen bir diğer gelişme, 2026–2027 El Nino kasırgasının oldukça güçlü seyretme ihtimali. UNDP’nin aktardığı tahmine göre El Nino’nun çok güçlü bir kasırga olma olasılığı %90’ın üzerinde. Kasırganın tek başına güçlü olmasının yanı sıra asıl mesele, artan enerji ve borç sorunlarının üzerine gelmesi. Önceki yazıda tartıştığımız kırılganlıklar, ülkelerin iklim kaynaklı sorunlara karşı koyma olanaklarını da daraltıyor. Bugün birçok gelişmekte olan ülke aynı anda üç sorunla birden karşılaşıyor: Petrol ve gübre fiyatlarının yüksekliği tarımsal üretim ve taşımacılık maliyetlerini artırıyor; uluslararası faizlerin yüksekliği ilave dış finansmanı pahalılaştırıyor; verili politik çerçeve içinde hükümetlerin yeni destekler sağlama kapasitesi daralıyor. UNDP raporunda Dünya Gıda Programı’nın tahmini de aktarılıyor: El Nino, 2027 sonuna kadar 45 ülkede 49 milyon kişinin daha akut gıda güvensizliğiyle karşılaşmasına neden olabilir.


Bu baskıların emekçi haneler açısından karşılığına gelince, UNDP enerji ve gıda fiyatlarındaki artışların devlet müdahalesi olmadan bütünüyle hanehalklarına yansıtılması durumunda yoksulluğun nasıl değişeceğini hesaplıyor. Geçen hafta reel ücretlerin aşınması üzerinden ele aldığımız sınıfsal etki, burada bir yoksulluk hesabı olarak karşımıza çıkıyor. Hiçbir sübvansiyon, fiyat sınırı veya nakit transferi uygulanmadığı varsayımı altında, aşağıdaki fiyat artışı senaryolarının ilk aşama etkilerini inceliyor.


 






**Senaryo**




**Enerji fiyat artışı**




**Gıda fiyat artışı**






Düşük şok




%20




%5






Merkezi senaryo




%30




%10






Yüksek şok




%45




%15






 


UNDP’nin temel hesabı, hanehalkının enerji ve gıda harcamalarının toplam bütçe içindeki payları üzerinden reel gelir kaybını belirlemek.


Örneğin düşük gelirli bir hanenin bütçesinin %50’sini gıdaya, %12’sini enerjiye ayırdığını düşünelim. Raporda düşük gelirli ülkelerdeki en yoksul haneler için kullanılan bu paylarla, merkezi senaryodaki %10 gıda ve %30 enerji fiyat artışlarını birlikte ele aldığımızda, ilk aşama reel satın alma gücü kaybı yaklaşık %8,6’ya denk geliyor. Bu hesap rapordaki yönteme dayanıyor. Gıda ve enerjinin tüketim harcamaları içindeki payı yoksul hanelerde daha yüksek olduğundan, aynı fiyat artışı onların geçim koşullarını daha ağır biçimde sarsıyor.


Merkezi senaryoda günlük 6,85 dolar sınırının altında yaşayan nüfus, temel senaryoya göre 132 milyon kişi daha fazla oluyor. Buradaki temel senaryo, IMF’nin Nisan 2026 büyüme projeksiyonlarına dayanan, ilave enerji ve gıda fiyat şokunun uygulanmadığı referans durum. Düşük ve yüksek şok senaryolarında ek yoksul nüfus yaklaşık 80 milyon ile 200 milyon arasında değişiyor. Merkezi senaryoda günlük 3,65 dolar sınırında 121 milyon, aşırı yoksulluk sınırı olan 2,15 dolarda ise 66 milyon kişilik ek yoksulluk hesaplanıyor. Tüm bunlar savaşın maliyetinin sınıfsal dağılımına ilişkin geçen hafta yaptığımız değerlendirmeyi destekleyen güçlü bir gösterge sunuyor.


Böylesi bir ortamda Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga’nın “Orta Doğu'daki savaşın tetiklediği enerji şokları ve fiyat artışlarıyla başa çıkmalarına yardımcı olmak için 30 ila 40 ülkeyle potansiyel kriz yardımı konusunda görüşmeler yapıldığını” söylemesi sorunun yaygınlığını ve ciddiyetini göstermesi açısından da önemli. 


Rapora başlık olarak “Toparlanmaya Vakit Yok” ifadesi seçilmiş. Bu ifade genel olarak kapitalizmin çevre niteliğindeki ülkelerin birden fazla kriz dinamiği ile karşı karşıya olmalarının bir sonucu olarak ortaya konmaktadır. Ama unutulmamalıdır ki her biri ayrı bir şok olarak ortaya konan bu gerekçelerin arkasında tek bir kriz yatmaktadır o da kapitalist uygarlığın krizidir. En çok etkilenenler de bu uygarlığın en zayıf halkaları olmaktadır. 

---

*Evrensel Gazetesi — Emeğin sesi, gerçeğin habercisi*
