# Bitmeyen kriz, derinleşen çöküş

> **Yazar:** Erkan Aydoğanoğlu
> **Yayın Tarihi:** 2026-10-08 00:10:00
> **Kaynak:** [https://www.evrensel.net/yazi/100135/bitmeyen-kriz-derinlesen-cokus](https://www.evrensel.net/yazi/100135/bitmeyen-kriz-derinlesen-cokus)

---

Ekonomi yönetiminin dilinden düşmediği “büyüme hedefleri”, “geçici dalgalanma” veya fon krizi gibi durumlarda söylediği “her şey kontrol altında” gibi teknik masallar, sokaktaki gerçekliğin üzerini örtmeye yetmiyor. Çünkü kriz, kâğıt üzerindeki rakamlarda değil; her geçen gün mutfağı küçülen, cebi boşaltılan ve geleceği çalınan milyonlarca emekçinin hayatında yaşanıyor. Sermaye sahipleri için krizleri fırsata çevirmek ne kadar kolaysa, emeğiyle geçinenler için bu bitmeyen çöküşten sıyrılmak o kadar imkânsız hale geliyor.


TÜİK’in her ay açıkladığı enflasyon verileri, sokaktaki gerçeklik tam aksini gösterse de, enflasyonda sanki düzenli bir düşüş varmış algısı yaratmaya çalışıyor. Son olarak açıklanan Eylül ayı %1,84’lük enflasyon oranı da bu sanal tablonun son halkası oldu. Ancak masa başında kurgulanan bu oranlar, pazarda ve markette uçuşan fiyatları gizlemeye yetmiyor. Çünkü mutfaktaki çöküş TÜİK tablolarından değil, pazardaki boş filelerden ölçülüyor.


TÜİK verilerinden yola çıkarak bakacak olursak asgari ücret yıl başından bu yana resmi olarak yüzde 20 eridi. Dört kişilik bir ailenin sadece açlık sınırını aşabilmesi için bile en az iki kişinin çalışması gerekiyor. Yoksulluk sınırı ise artık geniş kitleler için yanına dahi yaklaşılamaz bir hayale dönüşmüş durumda.


Çöküşü derinleştiren bir diğer etken, sadece asgari ücretlilerin değil, daha yüksek ücretle çalışan nitelikli kesimin de gelirlerinin hızla gerilemesi. Ortalama ücret ile asgari ücret arasındaki makas kapandıkça tüm toplum ucuz iş gücü havuzunda buluşuyor. Patronlar emeği ucuzlatarak kendini kurtarırken, hükümet ise uyguladığı vergi rejimiyle faturayı tamamen emekçinin sırtına yüklüyor.


Yıllardır ağır koşullarda hayatta kalmaya çalışan işçi ve emekçilerin yaşam stratejisi zorunlu olarak borçlanmaya dayalı hale geldi. Maaş günü geldiğinde kapatılan kredi kartı borçları, ertesi gün temel ihtiyaçlar için yeniden açılıyor. Ülke çapında dayatılan bu “borçla yaşama modeli” sayesinde bankalar rekor faiz gelirleriyle kârlarına kâr katarken, halk geleceğini ipotek altına alıyor. Geçim krizi, sadece bugünü değil, yarını da esir alan bir çöküşe dönüşmeye başladı.


Sürekli eriyen alım gücü; üç kuruşluk birikimini enflasyona karşı korumak isteyen ücretlileri sistemin kurduğu finansal tuzakların kucağına itiyor. Son dönemde patlak veren fon skandalları, derinleşen bu çöküşün en çarpıcı özeti. Dişinden tırnağından arttırdığı üç kuruşunu erimeden koruma telaşıyla yüksek getirili fonlara yatıran mağdur ücretliler; sistemin denetimsizliği ve çürümüşlüğü yüzünden elindekinden de oldu. Tamamına yakını hükümetle iş tutan sermaye sahipleri ihaleler, teşvikler ve silinen vergi borçlarıyla koruma altındayken; emekçi hem pazarda hem de finansal sistemde soyulmaya devam ediyor.


Sermaye açısından bakıldığında elbette bir krizden söz etmek mümkün değil. Kriz onlar için daha fazla sömürü, daha düşük maliyet ve daha yüksek kâr demek. Bu nedenle “kriz” kavramı net bir sınıfsal ayrımı açığa çıkarıyor. Yaşananlar emekçiler için derinleşen bir çöküş, sermaye içinse iştahla büyütülen yeni bir kazanç fırsatı anlamına geliyor.


Türkiye ekonomisinin son yıllarda yaşadığı tabloyu geçici bir ekonomik dalgalanma değil; bilinçli bir tercih, sınıfsal ve siyasal bir yönelim olarak okumak gerekiyor. Emeği değersizleştiren, örgütlülüğü baskılayan ve sermayeyi koruyan bu sistemde, emekçinin krizi aslında rejimin kendi istikrarı haline gelmiş durumda.


Halkın ekmeğinin küçülmediği, hiçbir çocuğun okula karnı aç gitmediği, herkesin güvenceli bir işe ve insanca yaşayacak ücrete kavuştuğu ve yarına umutla baktığı bir ülke için mücadele etmedikçe, yaşanan kriz de derinleşen çöküş de son bulmayacak.

---

*Evrensel Gazetesi — Emeğin sesi, gerçeğin habercisi*
