# Bir boğazdan milyarlarca boğaza, kapitalizm savaşta nasıl işliyor?

> **Yazar:** Koray R. Yılmaz
> **Yayın Tarihi:** 2026-10-07 00:10:00
> **Kaynak:** [https://www.evrensel.net/yazi/100134/bir-bogazdan-milyarlarca-bogaza-kapitalizm-savasta-nasil-isliyor](https://www.evrensel.net/yazi/100134/bir-bogazdan-milyarlarca-bogaza-kapitalizm-savasta-nasil-isliyor)

---

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine küresel kriz, Covid 19 ve Rusya Ukrayna savaşı damgasını vururken, ikinci çeyreği ABD İran Savaşı’nın gölgesinde başladı. Emperyalizmin çirkin yüzü daha da görünür hale gelirken, yaşananlar günümüz kapitalizminin savaşın maliyetini çevre ülkelere ve emekçi sınıflara nasıl yüklediğini anlamak için önemli bir laboratuvar niteliği taşıyor. Hürmüz’ü merkeze koyarak biraz daha yakından bakalım.


Hürmüz Boğazı çevresinde başlayan gerilimin iktisadi veçheleri ilk günlerde esas olarak petrol fiyatları üzerinden tartışıldı. Bu anlaşılırdı. Dünya enerji dolaşımının en kritik geçiş noktalarından birinde yaşanan askeri çatışma tanker trafiğini önemli ölçüde aksattı, sigorta ve navlun maliyetlerini artırdı ve petrolü kısa sürede 100 doların üzerine taşıdı.


Fakat aradan geçen haftalar, meselenin petrolden ibaret olmadığını gösterdi. Hürmüz’de başlayan şok giderek daha geniş bir ekonomik mekanizmaya yayılma eğilimi gösteriyor: Enerji maliyetlerinden enflasyona, oradan tahvil faizlerine ve borçlanma maliyetlerine, güçlü dolardan çevre ülkelerin döviz sorununa, nihayet ücretlere ve kamu harcamalarına uzanan bir zincir…


Bu mekanizma savaşın maliyetinin finansallaşması ve dünya ekonomisinin daha kırılgan halkalarına doğru aktarılmasını beraberinde getiriyor.


Son veriler petrol vb. bağlamında üretim değilse de ihracat rakamlarının savaşın yarattığı şok etkisini atlatmaya başladığını gösterir nitelikte. Toparlanmanın önemli bir kısmı alternatif güzergâhlardan geliyor. Suudi Arabistan gibi ülkeler Hürmüz’ü kısmen baypas eden boru hatlarını yeniden devreye sokuyor, gemiden gemiye transferler artıyor, tanker rotaları değişiyor, stratejik rezervler piyasaya sürülüyor. Başka bir ifadeyle kapitalist dünya ekonomisi ilk şoka uyum sağlıyor. Ancak bu uyumun ciddi bir maliyeti var.


Marx’ın sermayenin dolaşımının önemine yaptığı vurguyla biliyoruz ki, bir metanın üretilmiş olması yeterli değildir, onun satılabilmesi yani dünya piyasalarına ulaşabilmesi elzemdir. Bu dünya piyasalarına arz da ha deyince olmaz… Bunun altyapısının sağlanmış olması ve bu ulaşım zaman ve maliyetinin kârlılık için uygun hale getirilmiş olması gerekir. Hürmüz örneğinde daha uzun rotalar, pahalı tankerler, artan sigorta primleri, askeri güvenlik, yeni boru hatları ve depolama ihtiyacı aynı miktar petrolün ya da dizelin tüketiciye ulaşmasını daha maliyetli hale getiriyor. Petrol vb. arzında artış olsa da sayılan bu gerekçeler sermayenin devrini yavaşlatıp maliyet artışlarını belirsiz bir süre için kalıcılaştırabilir. Diğer bir deyişle üretim ve ihracat artsa da dolaşımın yükselen maliyeti fiyatlarda istenen gerilemeyi henüz mümkün kılmayabilir.


Asıl önemli dönüşüm ise bu fiyat artışlarıyla ilişkili olarak görünür olan enerji şokunun finansal sisteme geçmesiyle başladı. Petrol ve özellikle dizel fiyatlarındaki artış enflasyon beklentilerini yukarı çekti. Merkez bankalarının faiz indirimlerine ilişkin beklentiler zayıfladı, aksine politika faizleri ve uzun vadeli tahvil getirileri yükselmeye başladı. Bu süreçteki en çarpıcı gelişmelerden biri olan ABD’nin 10 yıllık devlet tahvili faizinin yüzde 5’in üzerine çıkması ise yalnız Amerikan ekonomisini değil bütün ülkeleri etkileyecek bir gelişme olarak belirdi. ABD tahvili dünya finans sistemi açısından referans fiyatlardan biridir. O yükseldiğinde şirketler, haneler ve gelişmekte olan ülkeler de daha yüksek finansman maliyetiyle karşılaşır.


Yüksek faiz, toplumsal artı-değer üzerinde finansal sermayenin talebini büyütür. Bir şirketin kârlılığı değişmese bile borçlanma maliyeti yükseliyorsa yatırımın anlamı değişir. Yatırım kararları ertelenebileceği gibi, aynı kâr oranını elde etmek için ücretlerin baskılanması da söz konusu olabilir.


Bu noktada devlet bütçesi de önemlidir. Daha yüksek tahvil faizi “siyasal ve makroekonomik tercihlerle” bütçenin daha büyük bölümünün faiz ödemelerine ayrılmasını beraberinde getirebilir. Tam burada teknik gibi görünen bir finans meselesi doğrudan sınıfsal bir meseleye dönüşür. Siyasal tercihler, yükselen faizlerle birlikte gelen borçlanma artışını yaygın olarak kamu yatırımlarını ertelemek, sosyal harcamaları kısmak, kamu çalışanlarının ücretlerini, emeklilerin maaşlarını baskılamak için kullanır.


Çevre ülkeler açısından durum daha da zorlaşabilir. ABD kendi para biriminden borçlanır. Buna karşılık birçok gelişmekte olan ülkenin dış borcu dolar cinsindendir. Aynı ülkeler enerji ithalatını da dolarla yapmak zorundadır. Dolayısıyla petrol fiyatı yükselirken dolar da değer kazanıyorsa, enerji ithalatçısı bir çevre ekonomisi için durum iki kez kötüleşir: Hem petrol pahalanır hem de o petrolü satın almak için gereken dolar pahalanır.


Faiz oranlarındaki artış yatırımcıların gelişmekte olan ülkelere borç verirken artık daha yüksek getiri talep etmesine yol açar. Böylece enerji şoku, kur şoku ve faiz şoku aynı ekonomide birleşebilir. Hindistan’ın son haftalardaki durumu bunun iyi örneklerinden biri. Yüksek petrol fiyatları, güçlü dolar ve artan ABD tahvil faizleri rupiyi baskılarken yerli tahvil faizleri de yükseliyor. Bu baskı yalnız Hindistan’da da değil, Endonezya rupisi ve başka Asya para birimlerinde de görülüyor. Benzer mekanizma Türkiye gibi cari açık ve dış finansman ihtiyacı bulunan ekonomiler açısından da açık bir güçlük yaratıyor. TL’nin dolar karşısında değer kaybettiği son haftalarda, yabancı yatırımcıların özellikle TL tahvil piyasasında satışa başladığı görülebiliyor. Öyle görünüyor ki küresel faizler yükselirken ve Türkiye’nin risk primi artarken uluslararası finansal sermaye TL tahvillerden daha yüksek getiri talep ediyor veya pozisyon azaltıyor.


Peki bütün bunların işçi sınıfı açısından karşılığı nedir?


İşçi sınıfı bu şoku en az iki kanaldan yaşıyor, yaşayacaktır. Enerji, gıda ve ulaşım fiyatlarının yükselmesi nominal ücret değişmezken reel ücretlerin düşmesi anlamına gelir. Özellikle de gıda fiyatlarındaki artışın bu sınıfsal etkiyi daha da sertleştirme eğilimi taşıdığını söyleyelim. Savaşın başladığı şubat ayından bu yana artmakta olan gıda fiyat endeksi Eylül ayında da arttı. FAO’nun son raporuna göre tahıl fiyatları bir ayda %5,1, buğday %6,3, şeker %6,1 yükseldi. Türkiye’de de benzer şekilde gıda fiyat endeksi 2025 sonunda 110,01 iken 2026 Eylül ayı itibariyle 134,01’e çıktı. Düşük gelirli hanelerin gelirlerinin çok daha büyük bölümünü gıdaya harcadığı düşünülürse durumun ciddiyeti anlaşılabilir olacaktır.


İkinci kanal, merkez bankalarının enflasyonla mücadele amacıyla uyguladığı yüksek faiz politikasıdır. Yüksek faiz, bir yandan tüketimini ve gündelik yaşamını kredi sistemi üzerinden finanse eden işçi sınıfının borçlanma maliyetini artırırken, diğer yandan firmaların finansman maliyetlerini yükselterek yatırımları ve toplam talebi zayıflatır. Nitekim merkez bankalarının kendi araştırmaları, parasal sıkılaşmanın kredi arzını ve şirket yatırımlarını aşağı çektiğini gösteriyor. Bu ise işgücü talebinde azalma eğilimini beraberinde getirebilir.


Hürmüz Savaşı bize gösterdi ki, savaşın maliyeti petrol tankerlerinden tahvil piyasalarına, oradan döviz kurlarına, kamu bütçelerine ve işçi sınıfına taşınıyor. Ve bu maliyet her zaman olduğu gibi yine eşit dağılmıyor.


Yüksek enerji maliyetleri ile yüksek faizlerin aynı anda kalıcılaşması, yalnız büyümeyi yavaşlatmaz. Çevre ülkelerin dış finansman kırılganlığını derinleştirir, kamu bütçelerini faiz ödemelerine doğru iter ve uyum maliyetini ücretli sınıfların üzerine taşır. Şüphesiz farklılıklar olsa da 1980’lerin başlarındaki borç krizlerini düşündürüyor insana…


Nihai olarak Hürmüz dünya ekonomisi açısından bir petrol hikayesi olarak başlamış olsa da bugün artık savaşın maliyetinin çevreye aktarılması ve sınıfsallaştırılmasının hikayesine dönüşmektedir.

---

*Evrensel Gazetesi — Emeğin sesi, gerçeğin habercisi*
