# Uluslararası düzen: Hem var, hem yok

> **Yazar:** Mustafa Yalçıner
> **Yayın Tarihi:** 2026-10-07 00:05:00
> **Kaynak:** [https://www.evrensel.net/yazi/100131/uluslararasi-duzen-hem-var-hem-yok](https://www.evrensel.net/yazi/100131/uluslararasi-duzen-hem-var-hem-yok)

---

“Uluslararası toplum” ve “uluslararası düzen”den söz etmek ve her sıkışmış hissedildiğinde ikisine vurgu yapmak adettendi.


Herhangi ülke içinde zorluklarla karşılaşıldığında “uluslararası toplum”a gönderme yapılır ve hâlâ “Ne der”, “Bu hoş karşılanmaz” denir örneğin. Gerçekte böyle bir toplum yoktur ya da paramparçadır, bir bütün oluşturmaz. Olduğu kadarıyla ise, dünyayı paylaşamıyor ve çatışıyor olsalar da, zaten ekonomik olarak egemen olan tekellerin, emperyalistlerin ideolojik, politik, kültürel vb. hegemonyası altında ve kontrolündedir.


Dolayısıyla beklentiyle ve sanki herhangi yaraya merhem olabilirmiş gibi “uluslararası toplum” denerek boşuna emperyalizmden medet ummak çıkar yol değildir.


“Uluslararası düzen” de böyledir. Bir uluslararası düzen var mıdır? Hem vardır hem yoktur!


Tıpkı tek tek ülkelerin düzenleri gibi. Örneğin Türkiye ya da bir başkasının, örneğin ABD’nin mevcut birer düzenleri şüphesiz vardır. Kapitalist düzenlerdir. Ancak o kadardır ve tanımda bir adım daha atılabilmesi fazlasıyla zordur; düzen demeye bin şahit gerekir denen türden düzenler ya da düzensizliklerdir. Türkiye’de bir anayasa olmasına karşın anayasal düzen bulunduğu ileri sürülemeyecek olmasına benzer biçimde ve “gömleği” birkaç numara büyük olan ABD’de de anayasaya uyum giderek tamamen göstermelik hale gelmektedir. Kapitalizmdir, önünde sonunda uydurulacak bir kitap bulunmaya çalışılmaktadır; ancak kapitalistlerin kendi yazdıkları kitaplara da uymama eğilimleri giderek daha da belirginleşmektedir. Örnekse, Trump kendi partisine oy verecek her yetişkin Amerikalıya 5 bir dolar verileceğini açıklayabilmiş bunu Amerikan düzenine sığdırabileceğini öngörebilmiştir. Bizde fon dolandırıcılığında gidilebilecek yere kadar gidebilmek, vurgunu vurabildiği kadar vurabilmek öngörülebildiği gibi…


“Uluslararası düzen” gerçekte tam bir düzensizliktir. Ve gücü yeten yetenedir. Geçerli ve iri kıyım emperyalist güçler arasında hesaplaşma ve çatışmaların, dolayısıyla zorlukların artışı ölçüsünde artarak kararlaştırıcı olan “orman kanunu”dur! Emperyalist kapitalist çıkarların karşı karşıya geldiği dünyada belirleyici olan sadece ve sadece güçtür, sorunların güçten başka çözümü yoktur. İlişkilerin güce dayalı olduğunu ve sorunların sadece güçle ve güce dayanarak çözülebileceğini en iyi emperyalistler ve onların peşinden yürümeyi fazilet bilen işbirlikçileri bilir. Avrupalı emperyalistler bu nedenle kendi ordularını kurmaya girişti. Şimdi “tek kutuplu dünya” yerine “çok kutuplu dünya”yı ABD’nin birinci dereceden rakibi Çin savunuyor ve sadece ABD’nin dayatmaları yerine kendisinin de dayatıcılığını talep ediyor.


Son yılların olan biteni ardından artık savunulması olanaksız hale gelse bile, yakın zamana kadar bu düzenin “kurallı” olageldiğini ileri sürmek ve bunun BM, Uluslararası Adalet Divanı vb. türü aygıtlarını kurmaya çalışmak adettendi. Bununla görece olağan dönemlerde “hak” “hukuk”, tabii ki “uluslararası hukuk” gibi masallarla egemenlikleri altına aldıkları halkları uyutma ve yedeklemeyi denemelerinin yanı sıra, hiç değilse emperyalistler arasındaki ilişkiler olabildiğince kurala bağlanmaya çalışılırdı. Eh, doğrusu, II. Büyük Savaş’ın ardından Amerikan şemsiyesi altında “hür dünya” adı altında kurulan bir “uluslararası düzen” dünyayı yakın zamanlara kadar taşıyabilmişti. Amerikan şemsiyesi ya da adıyla sanıyla hegemonyası altında patronajlı bir “uluslararası düzen”di, ABD’nin dayatmaları baştan kabullenilmişti ve “patron”a ancak ufak tefek itirazlar yapılabiliyordu. Ama yine de önce SSCB ve sonra “haydut devletler” türü dışlanmışlar bir yana bir “düzen”di!


Tabii ki güçle, son büyük savaşın asıl galibi Amerikan emperyalizminin devasa ekonomik, mali, politik ve tabii ki askeri gücüyle belirlenmişti.


Ondan önce, belirleyici olan “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olan İngiltere’nin gücüydü. Sömürgecilikle Hindistan’dan Avustralya, oradan Latinlerle -Fransa’nın bazı itirazlarıyla karşılaştığı- Afrika’ya dünyaya gücünü dayatan İngiltere “Patron benim” demekteydi. Uluslararası düzenle uluslararası hukuk ya da düzensizlikle hukuksuzluğu o belirlemekteydi. Almanya’nın sonuncusu Hitler’le olan itirazlarının ardından dayatıcı güç ABD’nin elinde birikti. Değişmeyense, sömürgecilik ve sonra yeni-sömürgecilikle emperyalistlerin, başta önce İngiltere ve sonra ABD olmak üzere, kendilerini halklara ve rakiplerine dayatmalarıydı.


Bu dayatmanın, güç ilişkilerindeki asimetri nedeniyle görece yumuşak ve barışçıl biçimlerle gerçekleştiği dönemlerde uluslararası düzenin kurallı olduğu ileri sürüldü.


Şimdiyse, kendi düzeni kurallıymış gibi, hem de iki sene önce, Erdoğan dahi kuralsızlıktan söz ediyor. Antalya’daki “diplomasi forumu”nda “Herkesin diline pelesenk ettiği ‘kural temelli uluslararası düzen’ anlamını ve ağırlığını kaybetmekte, bir slogandan öteye geçememektedir” demiş vurguyu Gazze ve İsrail’e yapmıştı: “Kural temelli uluslararası düzenin iflas bayrağını çektiği asıl yer Gazze olmuştur.” Devamı, “Söz konusu İsrail olunca İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin,… BM Güvenlik Konseyinin, AB’nin… ne kadar aciz ve işlevsiz olduğunu gördük” şeklindeydi.


Türkiye’nin İsrail’le ticaretini sürdürmesi bir yana, yanlış oradadır ki, İsrail tabii ki kural tanımazdır, ama o değil, asıl ABD söz konusu olduğunda güç ve “kuralsızlık”ın belirleyici olduğu görülmüş, “kurallı uluslararası düzen”e dair tartışma da asıl ABD’nin kural tanımaz saldırganlığı dolayısıyla başlamıştır.

---

*Evrensel Gazetesi — Emeğin sesi, gerçeğin habercisi*
