Müge Tuzcuoğlu’na Mektup

Müge Tuzcuoğlu’na Mektup

Sevgili Müge Tuzcuoğlu,Seninle karşılaşıp karşılaşmadığımı bilemiyorum. Ama savaşın üçüncü kuşağından çocuklar için alanlara toplananların arasındaydın mutlaka. Ve o çocukların gözlerine baktığında yazmaya karar verdin bu kitabı. Benimse bağrımda binlerce dize kıvılcımlanıyor. Ve yazamıyorum. Bu dizelerden d

Sennur Sezer

Seninle karşılaşıp karşılaşmadığımı bilemiyorum. Ama savaşın üçüncü kuşağından çocuklar için alanlara toplananların arasındaydın mutlaka. Ve o çocukların gözlerine baktığında yazmaya karar verdin bu kitabı. Benimse bağrımda binlerce dize kıvılcımlanıyor. Ve yazamıyorum. Bu dizelerden daha etkili ne yapılabilir diye düşünüyorum boyuna.

Sevgili Müge,
Bir çocuğun gözlerine bakmak cesaret ister. Her çocuğun gözlerinde söylenememiş sıkıntılar vardır; büyüklerin onlara yabancılaşmasının sıkıntıları. Küçüklü büyüklü yaralar kanar gözpınarlarında. Büyüklerin aklına bile gelmeyecek binlerce derdin yarası. Bir kurdele, bir okşama, bir aferin eksikliği.

Bu yaralar hiç iyileşmez. Esirgenen güzel sözlerin kanattığı iç yaraları. Hangimiz bu yaşımızda bile fark edilmek istemeyiz ki. Oysa biz çocukları deniz kıyısında bir kum yığını   ya da bir papatya tarlası gibi görüyoruz. Onların birey olduklarını fark etmemiz için incinmeleri gerekiyor. Hatta kana bulanmaları.

Hem sıradan çocuklar hem de savaşın üçüncü kuşağı için yakılan ağıtları da söylenen sözleri de kanıksadım sanki. Önce fark edeydiniz diye haykırıyor içimden bir deli nine. Önce ağlayaydınız da ölmeyeydiler.

Bir kez Beşiktaş’ta o çocuklardan birini engellemeye çalıştım. Gözlerinin ta içine bakarak, ona ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlatmayı denedim. Ona dışarıda ihtiyacımız vardı, tutukevinde değil. Kimi zaman susmak da yiğitlikti. Onların analarını, ablalarını, gönüllerinin aktığı fidan gibi kızları korumak istediklerini biliyordum. Yiğittiler. Hep yiğittiler bizim için. Yanımızda olmak zorundaydılar. Neler söyledim bilemiyorum. Ama şimdi hâlâ onun gözlerine bakıyorum. Avucumda onun öfkeden buz kesmiş bileği duruyor. Kulağımda sesi: Biz çocuk değiliz…

Hayır, onlar çocuk değiller. Ana babasını korumayı üstlenen çocuk öyle bir büyür ki, bütün gövdesi kanar. Yırtılmaktan, gövdesine sığamaz çünkü.

Ve bir daha da çocuk olamaz.

Bir çocuğun yalnızca ana babasına siper olduğunda içi gövdesine sığmayacak kadar büyümez. Dışlandığında da taşar içinden. Kutsal bildiği, saygı duyması gerektiği öğretilen kişiler ona kötü davrandığında da yırtılır içinde bir şeyler. Bir öğretmenin, bir devlet görevlisinin kışkırtıcı, dışlayıcı davranışının yarattığı zelzeleyi hiçbir makine ölçemez.

Sevgili Müge,   
“Ben Bir Taşım”ı bitiremiyorum. Her sayfa da bir başka anı yapışıyor yakama. Diyarbekir’de, Ofis’te, Dersim’de, Taksim gezi parkı, gözlerinde yıkılmış evler, yanan köyler, ellerinde vakitsiz uykudan uyandırılmış olmanın şaşkınlığı… Gülmek isterken engellenmiş olmanın yarım güleçliği. Mezarı bilinmeyen ağabeyler, yitik babalar. Ve çocuklukları yırtılmış çocuklar. Yarım resimlerde gibi hep kanayacak çocuklar. Taş olmak isteyen çocuklar onlar. Çocuk olduklarını kabul etmeyen ama taş olmak isteyen çocuklar.

Ben de taş olmak istiyorum şu ara Müge. Kocaman bir kaya olmak istiyorum.

www.evrensel.net