07 Kasım 2014 09:53

Yarım kalmış cümleler

“Geçmişi kilitlemek” sözü söylendiği andan itibaren hem filmi kaplıyor hem de aradan geçen bunca zamanın ağırlığını açıklıyor. Bir nehir, bir ırmak daha ne kadar ağırlaşabilir?

Yarım kalmış cümleler

Paylaş

Kahraman ÇAYIRLI
İstanbul

Kelimelere sığmayan, kelimelerin hacmini çok aşan duygular, bakışlar, hatıralar olur. Dilinizdeki hiçbir sıfat, ek, fiil yoktur o hissi zihninizden, kalbinizden tam olarak dışarıya atmaya yetecek. Eksik kalır. Ömür boyu yakanızı bırakmaz, muhakkak geri döndürür, muhakkak hesap sordurur.

Kök aramak, eski defterleri yeniden karıştırmak bazı coğrafyalarda çok daha zordur, daha güçlü olmanız gerekir. Ama yine de bir bakış, her şeyi olduğu gibi yıkabilir. Bazı cümleler yarım kalır, içerinizde bir yerlerde daha sonra tamamlanır. Ama biraz sonra ama 75 yıl sonra. Hay Way Zaman, Emoş Gülver’in, Dersim’in kayıp kızlarından birinin, yetmiş beş senenin ardından yarım kalan cümlelerini tamamlama yolculuğu esasında.

İki tutam saç nasıl tonlarca yükten daha ağır olabiliyorsa, on yılların ağırlığı da uçucu, hafif bir sise de dönüşebiliyor bu denli zor geçmişlerde. Böyle ağır ve sayısal olarak uzak olan bir geçmişe, yıllar sonra geri dönmek elbette daha yaralayıcı, daha zorlayıcı. Toplumsal yadsımalar, göz ardı etmeler, üstünü örtmeler peyderpey ağırlaşıyor, bir tortu olarak kalıyor insanın bedeninde.

Bu güzel belgesel filmden, ekrandan taşan ve üzerinizde asılı kalan, tarifi zor bir ağırlık: Zaman sıçramaları yaparken geçmiş zamana takılı kalmak. Belleğin sisli yolları, böylesine zor geçmişlerde, daha dolambaçlı, tökezlemenize daha eğilimli. Hay Way Zaman, sinematografik tercihlerini yalın bir üsluptan yana kullandıkça Dersim’in ağır ve zor geçmişi tabaka tabaka izleyicinin önüne seriliyor.

“Geçmişi kilitlemek” sözü söylendiği andan itibaren hem filmi kaplıyor hem de aradan geçen bunca zamanın ağırlığını açıklıyor bir bakıma. Bir nehir, bir ırmak daha ne kadar ağırlaşabilir? Ölü bedenleri taşırken kırmızıya bulanan bir nehir, bir sudan öte ne olabilir? Belgesel esnasında tanıklıklarına başvurulan askerleri izledikçe ve dinledikçe, ne diyeceğini şaşırıyor insan. Emoş Gülver’in “Hiç unutmam o kokuyu” diyeceği, abisinin kan kokusu; bir tek tipleştirmenin nerelere varabildiğini düşünmemiz, sormamız ve konuşmamız, anlatmamız gereken, daha fazla yadsınamayacak bir vahşet, bir katliam…

COĞRAFYA HİÇBİR ŞEYİ UNUTMUYOR

Hay Way Zaman, eski, siyah-beyaz fotoğrafları ve insanı çok erken olgunlaştıran bu coğrafyanın şimdiki halini yan yana koyarak çok önemli bir bellek hissini de izleyicisine başarıyla aktarıyor. Beş yaşında, küçücük bir kız çocuğunun gözlerinin önünde anne babasını ve aynı köyden onca insanı öldürmek nasıl anlatılır? Yetmiş beş yıl sonra aynı mekanlara tekrar gittiğinde Emoş Gülver’in neler hissettiğini peki? Tüllük (Sütlüce) köyünde bulutlu, yağmak üzere olan o gökyüzü, o vadiler, dar yollar, o taşlar, renk tonları şimdi seksen yaşında, bir türlü varılamayan bir çocukluğa nihayet erişebilmiş gibi görünen Gülver için ne anlama gelir? Hiçbir sözlükte karşılığı yok bu toprağa ait olma biçiminin.

Hay Way Zaman, Emoş Gülver’in söylediklerinden çok söyleyemediklerini de izleyiciye aktarabildiği için ayrıca kıymetli. Dağlar, bayırlar içinde beş yaşındayken bırakıp gitmek zorunda kaldığı evini, artık o ev bir taş yığını da olsa bulabildiğinde, kamera çerçevesinin içi kadar çerçevenin dışını da hissettirebildiği için bu denli dokunaklı. Hakikaten dağın, vadinin, nehrin, taşların kendi bilgisi var. Coğrafya hiçbir şeyi unutmuyor. Gerçekten görmek istediğimizde tabii.

SİYAH BEYAZ FOTOĞRAFLARA DÖNÜŞMEK

Derin nehrin üzerinden incecik bir asma köprüden geçtiklerinde Hay Way Zaman’ın bir başka katmanının daha açıldığını hissediyorsunuz. Bir insanın, bir ailenin nüfus kayıtlarının olmaması ne demektir? Bastırılmış ve aslında anlatılmadan taşınan, aktarılan bu travmanın atlatılmasının, böyle bir köprüden geçer gibi yüzleşmek dışında başka bir çözümü yok. Beş yaşında bir kız çocuğunun yetmiş beş yıl sırtında taşıdığı ve hiçbir suçu olmadan maruz kaldığı bu korkunç geçmiş, tüm yüküyle kızının sesine yayılıyor. Gülver’in kızının filmde görünmek istemediği için görünmemesi filmde hiçbir eksik yaratmıyor aslında. Şimdi bir mezarın bile geriye kalmadığı bu ağır geçmiş, Gülver’in kızının sesinde olduğu gibi duruyor.
Bu vahşete beş yaşında tanık olmuş küçücük bir kıza, mezhebi mi anlatacaksınız yoksa etnik kimlikleri mi? Nezahat Gündoğan’ın bu anlamlı belgeselini herkes görmeli. Ki doğru sorular sorulabilsin. Konuşulabilsin, utanılmadan anlatılabilsin. Çünkü böyle ağır bir toplumsal travmayı daha fazla itelemenin kimseye faydası olamaz. Gerçek adı olan Elif’i bile kağıt üstünde görememiş olan Emoş Gülver’in söylediklerini her birimizin dinlemesi şart. Yoksa hepimizin şimdiki zamanı, peyderpey soğuk siyah-beyaz fotoğraflara dönüşür…

ÖNCEKİ HABER

Işığını camdan alan resimler

SONRAKİ HABER

İki yıl sonra Kolombiya: Barış yok sermaye lehine baskıyla dönüşüm var

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa