04 Kasım 2014 12:19

Çalışarak yaşamak ya da savaşarak ölmek!

Katliam haberini aldığımız günün akşamı gazete ve televizyondan arkadaşlarla Ermenek’e ulaştık. Güneyyurt beldesinden madenler bölgesine doğru ilerlerken çocukluk yıllarımda sobamızda yaktığımız kömürü çıkaran işçilerin bu katliam yaşanmasa nerede ve nasıl yaşadıklarını hiç düşünmediğim duygusu beni rahatsız etmişti.

Çalışarak yaşamak ya da  savaşarak ölmek!

Paylaş

Şahin YÜCEL*

Katliam haberini aldığımız günün akşamı gazete ve televizyondan arkadaşlarla Ermenek’e ulaştık. Güneyyurt beldesinden madenler bölgesine doğru ilerlerken çocukluk yıllarımda sobamızda yaktığımız kömürü çıkaran işçilerin bu katliam yaşanmasa nerede ve nasıl yaşadıklarını hiç düşünmediğim duygusu beni rahatsız etmişti. İlk kez bir kömür madeni görecektim. Farkında olmadığımız yaşamlarıyla  bizi ısıtan kömürü çıkaran madencilerin yaşam gerçeği ile yüzleşmeye az kalmıştı. Polis ve asker kontrol noktaları doğru yolda olduğumuzu gösteriyordu.
Maden bölgesine girdiğimizde gerçek bütün çıplaklığıyla karşımızdaydı. Ne yaptığını bilmeyenlerin bir koşuşturması vardı. Fosforlu gece kıyafetleriyle AFAD ve Kızılay çalışanları ortalıkta geziniyorlardı. Yaktıkları ateşin başında oturan ailelerde bir sessizlik hakimdi. Emekli bir maden işçisini dinleyince o bölgede daha önce yaşananları ve durumun ciddiyetini daha iyi anlamıştık. Umut veren cümleler kurmuyordu. Zaman ilerliyor, bekleyiş sürüyor, umutlar azalıyordu. 24 saat geçmişti ve henüz su tahliyesi başlamamıştı. Tahliye için getirilen borular 10 cm çapındaydı ve o borularla suyu tahliye etmek mümkün değildi. Madenci yakını kadınlar duruma isyan ediyor, su akmayan boruları gösteriyorlardı.
Umutlar azalıyor…
İşçiler 24 saatin sonunda organize hiçbir çalışmanın yapılmadığını yetkililere söylese de yetkililer güvenlik önlemlerini artırmakla meşguldü. Çevik kuvvet polisinden bir ordu taşınmıştı madene. Özel harekat polisleri madeni çevreleyen tepelere konuşlanmıştı. Sivil polisler haber yapmaya çalışan arkadaşlarımızı takip ediyorlardı her yerde. Önce sendika temsilcileri ziyarete geldi. Sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanı. Daha önce neredeydiniz? Bu kadar güvenliğin nedenini herkes daha iyi anlamıştı. Bu ziyaretler için alınan önlemleri işçiler için alsaydınız  işçiler madende kalmayacaktı diyoruz tepkiyle.
Umutlar azalıyor…
Zaman geçtikçe katliamın ayrıntıları ortaya çıkmaya başlıyor. İşçilerle yaptığımız sohbetlerde katliama giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini bir bir anlatıyorlar. Torba yasa ile birlikte servis ve yemek haklarının ellerinden alındığını söylüyorlar. Patronun keyfi tutumu nedeniyle öğle yemeğini madenin dibinde evden getirdiklerini yiyerek geçiştirdiklerini anlatıyorlar. Katliam tam da yemek saatinde yaşanmıştı.
Umutlar azalıyor…
İşçilerin soyunma odalarını gördük sonra, duş yaptıkları bölümleri,çay demledikleri çaydanlıkları. İşçinin insan yerine konmadığı nereye baksak yüzümüze çarpıyordu. Bütün bunlar yaşanırken dikkatimi çeken şey işçilerinin görüşlerini ifade ederken çekingen davranması televizyonumuzun kamerasını görünce yüzünü kaçırması, adını söylemek istememesiydi. Sonra düşündüm. İnsan nasıl bu kadar tepkisiz kalabilir? Bu koşullar devam ettiği sürece bir başka cinayete kurban gitmesi kaçılmazken, ölen işçi kardeşi, akrabası ve köylüsü iken. İnsan nasıl bu kadar sessiz kalır? Bu madeni patronun ve sorumluların başına yıkmak için öfkesini göstermeye neden çekinir? Elbette yanıtı vardı bu sorularımın. Bu insanların yapacak başka işleri yoktu. Sermaye vahşileri tarafından açlıkla terbiye edilmişlerdi. Örgütleri de yoktu. İsminin bilinmesi bir daha hiçbir madende iş bulamaması demekti. Madenci yakınının dediği gibi ”Ne fark eder ha ölü bir oğul ha aç bir oğul” demekti.
Umutlar azalmasın…    
Soma’daki katliamı tarif ederken, 1800’lü yılların çalışma koşullarının işçilere reva görüldüğünü anlatmıştık gazetemizden. Biliyorduk ki Soma ilk değildi ve son da olmayacaktı.
1830’da Lyonlu işçiler “Çalışarak yaşamak ya da savaşarak ölmek” sözlerini sloganlaştırmışlardı. İnsanca çalışmak için ölümüne savaşmayı göze almışlardı. Lyonlu işçilerin sloganları bu gün hâlâ kulaklarımızı çınlatıyor. Tersanelerde, Davutpaşa’da, Torun Center’da, Soma’da, Şırnak’ta, Zonguldak’ta, Ostim’de, İvedik’te, Güllük’te, Aşkale’de,  Ermenek’te... Daha örgütlü ve daha güçlü.

*Eğitim Emekçisi/Tarsus

ÖNCEKİ HABER

İşçi miyiz yoksa köle mi?

SONRAKİ HABER

İki yıl sonra Kolombiya: Barış yok sermaye lehine baskıyla dönüşüm var

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa