03 Kasım 2014 09:58

O baharlara ihtiyacımız var

‘Arap Baharları içinde beni en çok etkileyen, gerçek bir bahar olduğunu düşündüğüm Tunus’takidir. Herkesin baharı kendine tabii. Sırf Arap Baharı değil Gezi Parkıdır da “Bahar zamanı”. O baharlara son derece ihtiyaç olduğunu, Hatasıyla sevabıyla o baharlardan vazgeçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ki her sevabın mutlaka hatası da vardır.’

O baharlara  ihtiyacımız var

Paylaş

Devrim ACAROĞLU
İstanbul

Baki Duyarlar, uluslararası ve Türkiye caz müziğinin önemli temsilerinden biri. 67 doğumlu Piyanist, Besteci Duyarlar, kuşaklar boyu Türk müziğine emek vermiş müzisyen bir ailenin çocuğu. İleri yaştakiler, adaşı Udi Baba Baki Duyarları iyi hatırlayacaktır. 11 yaşında ilk sahnesini alan Duyarlar, Belediye Konservatuvarı, Mimar Sinan Üniversitesi derken radikal bir kararla Avrupa’ya caz okumaya gider. Eğitiminin ardından eğitimci olarak da uzun yıllar Avrupa’da bulunduktan sonra Türkiye’ye dönüşü ‘97 yılını bulacaktır. Overseas, Colors ve Kemenjazz isimlerini taşıyan üçlemesinin ardından “Time of spring” isimli yeni albümü yakın zamanda dinleyiciyle buluştu. Bahçeşehir Üniversitesi Caz Okulunun kurucuları arasında yer alan Baki Duyarlar’la yeni albümünün yanı sıra hem kendisinin hem de caz müziğin serüvenini konuştuk.

Albüm enstrümantalse müzisyenin isim tercihlerini konuşmak daha bir anlam kazanıyor sanırım, hele ki sizdekiler gibi enteresanlıklarla dolu olunca…
“Time of spring” içinde pek çok ironi barındıran bir albüm. “Bahar zamanı” ama sonbaharda yayımlanıyor. Bahar zamanı ama kartoneti buruşuk bir kağıt efekti. İçerisinde bir sürü ironik parça ismi gizli. Mesela son parça “Seven lizards”, Yedi Kertenkeleler, baktığınız zaman parça yedinci parçadır ve yedi zamanlıdır. Parçalardan bir tanesinin adı “üç bacaklı atın dileği”… Ne olabilir üç bacaklı bir atın dileği; dördüncü bacak tabii. O şarkı da üç zamanlı. “Çölde su yok” peki ne var, petrol. O petrol için oralarda neler olup bitiyor. Netice itibariyle ben yüzyıl ileride ya da geride yaşamıyorum ki. Şu anda yaşıyorum. Ben de açıp haberleri izliyorum. Ben şuna kızıyorum, buna seviniyorum. İnsan ister istemez etkileniyor, tepki gösteriyor.

Albümün ismindeki bahar atfını biraz deşelim mi? Bir röportajda Arap Baharı’ndan etkilendiğinizi söylemişsiniz…
Arap Baharı çok katmanlı bir şey. Her Arap ülkesinde farklı farklı sebeplerle oldu. Herkesin baharı kendine tabii. Seksen beş yaşında birinin baharı da olabilir, 16 yaşındakinin baharı da, Arap Baharı da. Beni o baharlar içinde en çok etkileyen, gerçek bir bahar olduğunu düşündüğüm Tunus’takidir. Sırf Arap Baharı değil Gezi Parkıdır da “Bahar Zamanı”. O baharlara son derece ihtiyaç olduğunu, O baharlardan vazgeçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hatasıyla sevabıyla. Ki her sevabın mutlaka hatası da vardır.

BATI MÜZİĞİNİ SAKLAMAK BİZE Mİ KALDI!

Konservatuvarda okurken yasaklı bir müziğe, caza ilgi duyuyor ve hocalarınızla karşı karşıya geliyorsunuz. Yıllar sonra aynı ülkede bir caz okulunun kurucuları arasında yer alıyorsunuz. Alın size başka bir ironi…
Okullaştırdığım şey yasaklar değil tabii. Yasakları hiçbir zaman sevmedim. Etimolojik olarak konservatoryumun ne olduğu öğrendiğin zaman bu muamelenin normal olduğunu düşünüyor insan. Sonuçta bunlar sahip oldukları şeyi konserve etmeleri gereken kurumlar. Durum böyleyse şunu konuşmakta haklıyız; Batı müziğini, Berlin, Viyana, Rusya, Paris saklayamadı da bize mi kaldı saklamak, bunun “konservatuvarını” kurmak. Bizim koruyacak başka bir şeyimiz yok mu ayrıca. Efendim bize şu öğretilmiyor mu; Türkiye coğrafik olarak köprüdür. Değil midir, öyledir. Ama bu iyi bir şey değildir. Çünkü kimse köprüde yaşamak istemez. İnsanlar köprüden geçmek ister. Biz ise o köprünün üstünde habitat kurmuşuz. Bence bu renkli olduğu kadarıyla acıklı tarafları da olan bir şey. Eee bu bizim sanatımıza, müziğimize de yansıyor. Sen köprünün hangi ayağına aitsin onu bilmiyorsun. İstanbul Teknik Üniversitesine bağlı bir Türk Müziği Konservatuvarı var, iyi ki var, çok memnunum. Ancak dünyanın hiçbir yerinde bir konservatuvar teknik üniversiteye bağlı olamaz. Bir gecede bağlanmıştır Türk Müziği Konservatuvarı Teknik Üniversiteye. O gece bağladılar bağladılar, yoksa Türk müziği konservatuvarı olmayacaktı. Çünkü cumhuriyetin ilk yıllarında Türk müziği yasak. Yüzlerce yıldır var olan müziğin konservatuvarı 1976 yılında kuruluyor. Bunun 1776 olması lazımdı. Şimdi bütün bunları bildiğimde o senelerde konservatuvarda caz müziği yasaklayan zihniyeti şimdi anlayabiliyorum. Bu durumda adı konservatuvar olmayan akademik müzik birimlerine ihtiyaç var. Caz Okulunda çok iyi bir tayfayla  devam ediyoruz, çok iyi bir fikir, çok iyi bir yardım aldık okuldan… İstanbul Gençlik Caz Orkestrasının da şefliğini de yapıyorum aynı zamanda. O orkestra için “İyi niyet çetesi” cümleciğini kullanırım hep. Bu okuldaki öğretim kadrosu da öyle. Her şey iyi niyetle yürüyor. Başka çaresi de yok. O yüzden sokağın dışında, caz müziğin akademik bir çerçevede toparlanması ve sokakla akademinin paralel gitmesi aslında doğru bir süreç. Ancak bu yolun devamında caz müziğinde Türk sesinden söz etmek mümkün olacak

‘TÜRKLER OLMASA CAZ MÜZİĞİ OLMAZDI’

Caza uzak topraklarda mümkün olabilir mi bu hakikaten?
Kolombiya Üniversitesinde tezimi yazarken üniversitede yazılmış diğer tezleri de okuyordum. 23-24 yaşlarındayım. Bu tezlerden bir tanesi çok dikkatimi çekmişti. Amerikalı bir etnomüzikolog tarafından yazılmıştı. Tezin başlığı şu; Türkler olmasa caz müziği olmazdı. Oturttuğu yeri doğru buluyorum ama abarttığı kadar büyük bir şey olduğunu da düşünmüyorum.

Nereye oturtuyordu?
Eğer Türkler Orta Asya’dan yürümeseydi zil Avrupa’ya ve Amerika’ya gitmeyecekti. Türkler üstünden geldi, bu doğrudur. Bu göç sonrasında bu enstrümanlar gelmeseydi baterinin var olamayacağı için caz müziği olmayacak ya da başka türlü olacaktı.
Caz müziği modern bir Afro-Amerikan sanat biçimi. Bunu kabul etmek lazım. Ancak günümüzde caz müziği o kadar hızlı dönen bir gezegen ki, diğer müzikleri kendi çekim alanına alıp onları uyduları yapmaya başladı. Hatta diğerlerini kendisine daha fazla yaklaştırıp caz gezegeninin büyümesine neden oluyor. O yüzden bugün bir karmaşa var; caz nedir. Bu sorunun cevabı o kadar zor ki. Bir renk körüne yeşilin nasıl bir şey olduğunu anlatmak gibi. Caz müziğinin işleri giderek karmaşıklaşıyor.

Bu karmaşıklığı aşmak için ‘jazzy’ diye bir kavram türedi sanırım.
Evet, jazzy yani cazımtırak. Seksenlerde pop-caz vardı bir ara. Ben kendi gözlerimle ‘80’lerin tamamı, ‘90’ların sonuna kadar Avrupa’da Eurocazın yaratılması için devlet desteği ile ne kadar avro harcandığını gördüm. 2014’te artık Kuzey cazından bahsedebiliyoruz. İtalyan cazı ile Hollanda cazı aynı sound değil. Bu başardılar. Bilerek isteyerek yaptılar.  Bunu yapmanın tek yolu sokaktaki cazı okullaştırmaktır. Bugün caz öğrenmek için Amerika’ya gitmene gerek yok. O yüzden Caz Okulunda olup biten bana umut veriyor. Umarım uzun soluklu olur.

EVRENSELLEŞMEK YÖRESELLEŞMEKTEN GEÇMİYOR

Türkiye müziklerinin yöresel olduğunu söylüyorsunuz. Neden?
Karadenizli bir kemençe ustasının Antep’te bir düğünde çalma şansı var mı?

Yok galiba...
Asla yok, tersi de mümkün değildir. Bu durumda müziğiniz yöreseldir. Özür dilerim ama evrenselleşmek bireyselleşmekten geçiyor, yöreselleşmekten değil. Picasso evrenseldir değil mi? Ama onu yakından tanıyanlar bile onun Fransız olduğunu düşünebilir, Fransa’da yaşadığı için. Ama adam İspanyol’dur. Ama adam İspanyol diye matador çizmemiştir ki.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk müziğinin her türünün çok sesli yazılması istendi. Bu, sen varolan türküleri alıp -bir türden aranje edip- çok sesli hale getir demek değildi. Bunun doğrusunu aynı dönem Anadolu’da bulunan Bela Bartok yaptı. Arı gibi gidip o poleni aldı ve bal yaptı. Biz ne yaptık? Poleni alıp ondan tekrar polen yaptık.

Yani Türkiye müziklerinin bir türden zayıflık taşımaları ile ilgili değil yöresel kalışları?
Tabii ki zayıf değiller ama öyle evrenselleşemezlerdi. O adamlar bu müzikleri içselleştirip; sıfırdan, çok sesli kendi türkülerini yapma cesaretini göstereceklerdi. Aşık Veysel’e iki tane akor koyup çok sesli yapmak hatta bir senfoni haline getirmek niye! O kendi halinde çok güzel zaten. Sen kendi türkülerini, çok sesli yaz.


‘BU SINAVI KAZANACAĞINI BİLSEYDİM SENİ BURAYA GETİRMEZDİM’

Konservatuvarda caza ilgi duymanız hoş karşılanmamış, peki 5 kuşaktır Türk müziği yapan bir ailede nasıl karşılandı caz?
Ben çok mutlu bir ailenin çocuğuyum. Çok iyi bir insanın oğluyum sonra. Sadece babam değil, meslektaşım, öğretmenin, mentorum, arkadaşım... 8-10 yaşında İstanbul Devlet Konservatuvarı viyolonsel bölümüne girdim. Sonra Mimar Sinan Üniversitesinde İlhan Usmanbaş, Adnan Saygun, Cengiz Tanç’ın öğrencisi oldum. Yaşım 18-19. Hayatımdan da memnundum aslında. Bale müzikleri yazıyorum, orkestra şefliği okumayı düşünüyorum falan. Barok dönemi armoni öğretmenimle haftanın iki günü dersim var sabah yedi buçukta. “Yedide gelir misin?” dedi bana. Kalktım gittim, baktım kahve içiyor sınıfta. “Sana bir soru soracağım, ardından dersimizi yaparız” dedi. Birebir yapılıyor ders. “Tabii hocam” dedim. “Farzet ki bir kıza aşık oldun. Kıza gittin onu sevdiğini söyledin ama o seni sevmediğini söyledi. Ne yaparsın?” dedi. Allah Allah, bir kız arkadaşım dahi yok ve sabahın yedisinde 75 yaşında bir adamın sorduğu soruya bak. Neyse, “Üzülürüm ama gırtlağına da sarılmam” diye cevapladım. Neden bu soruyu sordunuz dedim. “Ben de seni öyle sevmiyorum” dedi. Beni bir gülme tuttu. Anlamadım, tekrar “neden” diye sordum. “Duydum, caz çalıyormuşsun” dedi. Doğruydu, bir kulüpte Amerikalı bir cazcı tayfayla çalıyorum, “En az okuldaki kadar müzik öğreniyorum orada” dedim. Delirdi tabii. 2-3 gün düşündüm, babamın yanına gittim. “Böyle bir sorun yaşıyorum, bu kompozisyon bölümüne devam etmeyeceğim ben. Amerika’ya gidip yaptığım müziği akademik bir yere oturtmak istiyorum, burada bunu yapmam mümkün değil” dedim. Normal bir baba ne der tahmin edebilirsin. Benimki “Amerika çok uzak Avrupa olsa ya” dedi. Rottterdam’a sınava girmem için benimle birlikte geldi. Biraz gezip tozduk, sınava girdim, kazandım. Çok acıklı bir sahne vardır. Rotterdam Havaalanında birlikte oturuyoruz; “Bu sınavı kazanacağını bilseydim seni buraya getirmezdim” dedi. Oğlundan ayrılmak istemiyordu. Ama cazı öğrenme duygusuna yenildiğimi görüyor ve anlıyordu.


TERBİYELİ İNSAN TERBİYELİ ÇALAR...

“Time of spring” nasıl doğdu?
Bu müziği yazdığımda belki beraber çalabiliriz, çalamasak da fikrini alırım diyerek Randy Brecker’ı New York’taki evlerinde yakaladım. Benim Türkiye’de çalmam gereken festivalde o ve eşi başka bir yerde çalıyorlar.  “Alto saksafon için Teksas’ta genç bir çocuk var, Justin Vasques sana onu öneririm, Bass içinde İngiliz Janek Gwizdala’yı” dedi. Gwizdala’yı tanıyorum, çok takip edilen bir basçı son yıllarda. Ama Justin’i hiç tanımıyordum. Janek müziği kağıt üstünde gördükten sonra çok ilgilendi. “Davul için Londralı Louie Palmer uygun olur müzik için” dedi. Biri Londra’dan biri Los Angeles’tan diğeri Teksas’tan uçarak İstanbul’a geldiler. Ben de uluslararası projelere davet edilip gidiyorum ve  tam bir Türk gibi davranıp bana gönderilen notalara uçakta bakıyorum ancak. Onlar buraya geldiklerinde benim parçalarımı ezbere biliyorlardı. O kadar terbiyeli insanlar ki ödevlerini çalışmışlar. O yüzden müziğin üstüne konuşma ve yorumlama şansımız oldu. Tek prova, bir konser ve on saat süreceğini düşündüğümüz bir stüdyo gününü 7-8 saatte tamamladık. Çok nazik ve terbiyeli insanlar. Çaldıkları müzikten de belli. İnsan neyse öyle çalar. Terbiyeli ise terbiyeli, terbiyesizse terbiyesiz. Çünkü sanat çırılçıplak durduğun bir yer. Hele icra ettiğin sanatı çok iyi anlayan insanlara karşı çalıyorsan herkes her şeyi görür. Randy’e bir kez daha teşekkür ediyorum beni bu güzel insanlarla tanıştırdı diye. Albüm için lansman yapamıyorum  çünkü aynı müziği aynı insanlarla çalamıyorum. Ama Türk meslektaşlarımla çalıyorum. Ocak ayında Los Angeles’a gidip aynı arkadaşlarla bir konser verme şansım olacak. Üstelik Türk elçiliğinde. Aynı tarihlerde San Diego’da caz müziğin eğitim tarafı ile ilgili yapılacak belki de en büyük konferans var. Yılda bir kez yapılır. Oraya hem konuşmacı hem izleyici olarak katılacağım.

ÖNCEKİ HABER

İskenderun Körfezi’ne 14 termik santral

SONRAKİ HABER

Uganda'da sel meydana geldi: 20 kişi öldü

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa