26 Ekim 2014 18:58

500. Cumartesi

Paylaş

 Hakan ERDOĞAN

Fotoğrafın istediğiniz yerinde durun. Nereden baksanız fark etmez, fotoğrafın gözleri hep sizin üzerinizdedir. Dün Galatasaray Meydanı’nda yürürken cumartesi annelerinin küçücük olmuş ellerindeki resimlere baktıysanız en çarpıcı şekilde yaşamışsınızdır bu durumu. İnatla size bakmayı sürdürmüşlerdir. Zira siz geçip gittiğiniz için, suskunluğunuz yüzünden hâlâ kayıptırlar.
Bunca insanın ölüsünü bulmak için nereyi kazmak gerektiğini bilemedik. Mezarsızdık. En kolay yoldur diye düşünerek vicdanları ortaya çıkarmak için kalpleri, gözleri, kulakları kazdık. Olmadı, görmediler, duymadılar. Ulaşabildiğimiz bütün beyin kıvrımlarını kazdık, beceremedik. Sonsuza kadar çoğalarak uzanan cumartesiler var önümüzde ama umudumuz yok. İtinayla cinayet işleyen resmi kurumların titizliği, kayıt altına alırken de kayıt dışı bırakırken de aynı şekilde sürüyor. Zulüm, bundan böyle iştirak ettiğimiz her eylemin içinde. İşlevleri iktidarı ele geçirmiş suç şebekesinin güdümünden çıkamayan bir beyin, bölünmeyen hücreleriyle, içinde sonsuzca akıp giden kaskatı yollarıyla her gün üretiliyor. Yitip giden binlerce beden ölürken bile trajedi vesilesi haline gelmiyor: iz bırakmadıkları için. Yoksulların, emekçilerin, hakkını savunanların hep bu tip zaafları vardır fakat cumartesi annelerinin evlatları yaşamış bile sayılmıyor. Devlet, bu insanları zorla belleğimizden kazımaya çalışıyor. Yapılan her savaştan sonra meydan geçilir ve cenazeler teslim edilir. Düşmana bile tanınan bu hak bu kadınlara verilmiyor.
Cumartesi annelerinin neredeyse 20 yıldır süren çabaları boşuna değildi yine de. Daha pek çok kişinin gözaltına alınıp öldürülmelerine engel oldular. Onların çabaları sayesinde işkenceler ve fail-i malum cinayetler genel olarak azalmış oldu. Dahası, acı çeken herkesi kendinden sayan bir kısmımız analarımıza kavuşmuş olduk. Dünyada evladı için acı çeken her kadın annemizdi. Toplum denilen bu gaddar insan birikintisinin kucağına bırakılan büyümelik çocuklardık. Başka bir yuvaya gizlice bırakılmış mülteci yavrulardık. Analık tuhaf şeydir. Lohusalık geçtikten sonra bile yoğun bir delilik kalır geriye. Cumartesi anneleri de nereden çıktığına bakmadan, kim olduğuna aldırmadan korumaya çalıştılar tüm ezilenleri. Onları sahiplenmedik yalnızca, onlara sığındık. Tüm zincirlerimizden kurtulup özgür kalmanın umudu ana şefkatiyle kuşatılmıştı bu defa. Devletin savaş makinelerini kırıp atmak için kurdukları mücadele hattı bizim için ana rahmi gibi, yerçekimsiz ve sonsuz bir uzaydı.

KARŞILAŞTIRMA TERÖRÜ

Acılarımızı, kederimizi, üzüntümüzü kendine geri dönecek kazançlara tahvil etmeye alışmış; konu duygular olsa dahi böylesine iktisadi çalışma prensiplerine haiz bir iktidar varken ne hissettiğimizi göstermekten bile korkar olduk. Anında alınıp satılabilen metalara dönüşüyor yaşantılarımız. Ölmüş devrimcilerin isimlerini alıp, fakirlerin ezilmişliğini satıyor. Diğer yandan hor görülmüş bir başkasının hıncını koparıp, yerine adalet arayan bir kesiminkini ekiyor. Karşılaştırmayı, mübadele etmeyi, üzerlerine yatırımlar yapıp faiz almayı da eksik etmiyor.
Yine böyle şeytani hesaplar yapıp şehit annelerini de kullanmaya çalıştılar. En iyi cevabı da asker olan evladını yitirmiş bir annenin feryadıyla duyduk: “Vatan sağ olsun demiyorum çünkü benim çocuğum benim vatanımdı.” Güneydoğu’da on yıllardır ölüme giden askerlerin de anneleri acı çekmişti. Zira o ağır üniformaların ve teçhizatların altında hep çocuktular. Karşınıza gelip dertlerini “arz” edecekleri sırada da çocuk, siz kanın oluk oluk aktığı yarasına basarken ve ölmeye başlayan genç bedeninin atladığı mertebeyi hiçe sayarak size “komutanım” demeyi sürdürürken de. Sonsuzca çocuktular. Binlerce, milyonlarca ölüp, tekrar analarının karınlarından doğup yeşerirken, hep çocuk.
Anladık ki, “Türklüğün sınırlarını” korumak için değil, halkları birbirine kırdıran iktidarların kudretlerini idame ettirmek için ölmüşler. İkisi de birbirinden korkunç bu iki amacın nasıl da birbiriyle sımsıkı bağlı olduğunu gördük işte. Açılım süreciyle birlikte herkesin niyeti ifşa oldu. Anladık ki asıl ayrımcılığı, Cumartesi Annelerinin birileri tarafından kullanıldığını iddia eden devletlularımız yapıyormuş. Yüreği dağlanmış anaların bile üstlerine polis gönderip, halkı onlara karşı kışkırtıyorlarmış.
Anladık ki, Tanrı eski söylencelerde olduğu gibi Cumartesi Günleri dinleniyor ve kimsenin duasını kabul etmiyor. Ama üstümüze cehennem tüküren muktedirlerin de, ayakları altında cennet taşıyan anneleri var. Çocuğunun nasıl bir insan olacağını merak eden her anne gibi onlar da beklemiştir. Cumartesi annelerine yıllardır saldıran polislerin ve onları yönetenlerin yaptıklarını, umarız kendi anneleri görmemiştir.
Cumartesi Anneleri artık sadece kayıplar için değil, bizim geleceğimiz için de var. Acı çeken tüm anneler için gelin. Gelecek hafta “ana ben geldim” deyin ve sarılın yalnızca.

ÖNCEKİ HABER

Kadınlar daha yoksuldur

SONRAKİ HABER

Denizli’de yargı reformu paneli yapılacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa