26 Ekim 2014 18:49

Neo-liberal öykünün görünmeyen yüzü

Paylaş

Hakan KOÇAK*

Güvencesizlik inşaat işkolunun tarihsel özelliklerindendir. Güvencesizleşme sürecinin yaygın biçimde işlediği günümüz Türkiye’sinde de en güvencesiz kesimlerin başında inşaat işkolu gelir. İşkolundaki güvencesizliğe öncelikle çalışma mevzuatı açısından bakarsak umut kırıcı bir tabloyla karşılaşırız.
4857 Sayılı İş Kanununa göre ancak 30 ve üzerinde işçi çalıştıran işyerleri iş güvencesi kapsamına girmektedir. Önceki yıl yürürlüğe giren 6356 sayılı Toplu Sözleşme ve Sendikalar Kanununda ise sendikal tazminat hakkından yararlanma sınırı olarak da 30 ve üzeri işçi istihdam eden işyerinde çalışıyor olma şartı getirilmiştir.
İşkolundaki sigortalıların ancak yarısının 30 ve üzerinde işçi çalıştıran işyerlerinde istihdam edildiği göz önünde bulundurulursa, işkolundakilerin yarısının (895 bin 607) hem iş güvencesinin hem de sendikal güvencenin dışında kaldığı anlaşılır.
6356 sayılı kanun çerçevesinde işkollarının sayısında ve işkolu istatistiklerinin yapısında gerçekleşen değişikliklerle sendikal örgütlenmenin önündeki engeller daha da büyümüştür. Daha önce bir sendikanın işkolu düzeyinde toplu sözleşme ehliyeti olabilmesi için gerekli olan, işkolundakilerin yüzde 10’unu örgütlemiş olma şartı, yüzde 1’e indirilmişse de, kanuna uygun olarak yıllar içinde kademeli olarak artırılacaktır. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’e bağlı sendikalar için işkolu barajı 2018 yılının Temmuz ayından itibaren yüzde 3 olarak uygulanacaktır. Bu durumda, mevcut örgütlenme düzeyi devam ederse, 13 olu İnşaat işkolunda yetkili sendika kalmama tehlikesi mevcuttur. Böylece zaten çok sınırlı sayıda inşaat işçisinin yararlanabildiği toplu sözleşme hakkından işkolundaki emekçilerin topyekûn mahrum kalması söz konusu olabilecektir.
İşçilerin işsizlik karşısında yetersiz de olsa koruma sağlayan işsizlik sigortası mekanizmasının kullanılması da inşaat işçileri için hayli zordur. İşsizlik sigortası ödeneği almanın koşulları olarak öngörülen; son 120 günü kesintisiz olmak üzere son üç yıl içinde en az 600 gün prim ödeme şartını, çoğunluğu (yüzde 78.6) mevsimlik sigortalı olan, inşaat işçilerinin yerine getirmesi neredeyse olanaksızdır.
Kayıtdışılık inşaat işkolunun genel bir özelliğidir. Genellikle kurumsallaşmamış küçük ölçekli firmalarda ve ağırlıkla mevsimlik olarak çalışan bir işgücü olarak inşaat işçilerinin kayıtdışı çalıştırılmaları çok daha kolay olmaktadır. 2002-2012 arasındaki on yılda işkolları genelinde kayıtdışı oranlarında genel bir düşme gözlenmektedir. İnşaat işkolunda da bu eğilime paralel olarak kayıtdışı oranı yüzde 61.5’ten yüzde 54.7’ye inmiştir. Yüzde 13.1’lik bir düşme kaydedilen kayıtdışı çalışmada inşaat işkolunda sağlanan azalma ise yüzde 6.8’de kalmıştır. 2002’de tüm kayıtdışıların yüzde 5.3’ünün inşaat işkolundakiler oluştururken, 2012’de toplam kayıtdışı çalışanların yüzde 9.6’sı bu işkolunda görünmektedir. Özetle kayıtdışılıkla mücadele sonucu sağlanan azalmalar inşaat işkoluna görece daha az yansımıştır.
Son yıllarda Türkiye’de güvencesizleşmenin simgesi haline gelmiş olan taşeron sistemi inşaat işkolunda tarihsel olarak yaygın biçimde görülmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Kasım 2012 tarihli raporuna göre taşeron işçiliğin en yaygın olduğu sektörler 417 bin 442 kişi ile (kamu) temizlik ve 318 bin 87 kişi ile (özel) inşaattır. Söz konusu raporda da belirtildiği üzere alt-işveren (taşeron) sistemi işçilerin hem tazminat, işçi sağlığı, ücret vb. gibi bireysel çalışma haklarını hem de örgütlenme haklarını ciddi biçimde sınırlandıran bir sistemdir. İnşaat işçilerinin deneyimi ise bu durumu en açık biçimde göstermektedir.

İŞ ‘GÜVENSİZLİĞİ’, AŞIRI ÇALIŞMA VE ZAMAN BASKISI

İnşaat işkolunda çalışma saatleri uzun ve belirsizdir. Toptan ve Perakende Ticaret Lokanta ve Oteller işkolundan sonra -45 saat olan yasal çalışma haftasının da üzerinde- en uzun çalışılan işkolu inşaattır. Çeşitli ülkelerde yapılan araştırmalar günde 8, haftada 40 saatlik çalışmanın sağlık için uygun olduğunu, 9. saatten sonra iş kazası riskinin arttığını göstermektedir. İnşaat işkolundakilerin yüzde 53.6’sı 50 saatin, yaklaşık üçte biriyse 60 saatin üzerinde çalışmaktadır. Kuşkusuz bu tablo inşaat işçilerini çok yüksek bir yüksek risk altına sokmaktadır. Son dönemde yapılan inşaatlarda olağanüstü bir hız yakalanmaya çalışılmaktadır. İnşaatlarda teslimin biran önce gerçekleşmesi için zaman baskısı had safhada kullanılmaktadır. Hızlı, yoğun ve stresli çalışma koşullarında ise hem işçi sağlığı ve güvenliğiyle ilgili önlemler de gereksiz görülmeye başlanmakta hem de dikkatsizlik, dalgınlık, yorgunluk gibi etkenlerin artışı iş kazalarını çağırmaktadır.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi tarafından düzenli olarak yayınlanan İş Cinayetleri Raporlarının da gösterdiği gibi inşaat işkolu en çok ölümlü iş kazası yaşanan işkollarının başında gelmektedir. Yalnızca 2014 yılının ilk altı ayında 187 inşaat işçisi yaşadıkları iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir.
2002 yılından itibaren AKP iktidarıyla birlikte inşaat sektörü sermaye birikim süreci açısından öncelik kazanmıştır. Bu durum işkolundaki istihdamın ve emek rejiminin yapısına da yansımıştır. Sayıları ve çalışanlar arasındaki oranları artan inşaat işçileri giderek daha baskıcı bir emek rejimi altında yaşamlarını sürdürmek durumunda kalırken, iş kazaları nedeniyle ölenler arasında da en ön sıraya yerleşmişlerdir. Diğer işkollarında da yaşanan sorunların ve hakim olan baskıcı emek rejiminin ötesinde, kendine özgü özellikleri bağlamında daha da ağır koşullara sahip olan inşaat işkolunda emeğin durumunu anlatmak, 2000’li yıllar Türkiye’sinin neo-liberal temeldeki  gelişme öyküsünün görünmeyen yüzünü göstermektir.

* Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümü Öğretim Üyesi

ÖNCEKİ HABER

‘Mundus Novus’un çetrefil hikayesi

SONRAKİ HABER

Emek ve Demokrasi Güçlerinden iki çocuğun öldüğü patlama ile ilgili açıklama

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa