26 Ekim 2014 17:26

Altta kalanın canının çıktığı dünyayı resmetme çabasındayım

Paylaş

 Ezgi GÖRGÜ

Onu ilk önce kadınlarla ilgili yazdığı öyküler ve romanlarından biliyoruz... Son dönemde de çocuklar için yazdığı kitaplardan... Mesela Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Uçan Salı, Yalancı Şahit, Acayip Bir Deniz Yolculuğu. Son olarak Kömür Karası Çocuk kitabıyla göç konusunu işleyen Yazar Müge İplikçi, her gün gözümüzün önünde olan bir meseleye çocuk gözüyle bakmaya çalışıyor. Sonbahara girdiğimiz şu günlerde kitabından başladığımız sohbette, ülke gündeminden Berkin Elvan’a, Rojava’dan sanata ve daha pek çok konuya giriyor, çıkıyoruz.

Neden göçmen bir çocuğu anlatma gereği duydunuz kitapta?
Göç bir kere beni çok cezbeden bir konu ve 21. yüzyılın en temel konularından biri. Parçalanmışlık, insanların bir orada bir burada oluşu, altlarındaki kayan zemin; bunlar esasen konu başlıkları olarak benim hep ilgimi çekmiştir ve kitapta da göçü ve göçmenliği, 11-12 yaşındaki çocuklara anlatmak istedim. Çünkü çok kısa bir zaman içerisinde büyüyecekler ve dünyanın o küreselleşmiş boyutuyla bu şekilde karşılaşacaklar diye düşündüm.
 
Salif Keita’dan alıyor çocuk ismini ve bir orkestra da var öyküde, müzik çocuklarda nasıl etkili oluyor?
Burada sanatın ne kadar önemli bir köprü olduğunu, bütün dillerin üstünde bir yerde olduğunu ve bütün düşmanlıkların da insani duygu ve düşünceleri daraltmakla ilgili olduğunu anlatmak istiyorum genç arkadaşlara. Bunu aşmanın en önemli yollarından biri çok sesliliği işaret eden sanattır. Bunu da en belirgin şekilde bize kısa “vuruşlarla” verecek olan müziktir. Çocuklar müzikte eşitlendiklerini düşünüyorlar, bu yüzden müziğin kullanılması tesadüfi değil.

Yer yer toplumsal meselelere atıflar da var; göçmenlerin kaldığı binanın otele çevrilmek istenmesi, öğretmenin çocukluktan kalma sorunu, polisin göçmenlerle ilgili tutumu… Bunları çocuklar nasıl görüyor sizce?
Tabii siz göstermek istemezseniz kimse görmez ve çocukların da bütün bu maskeleme işi içinde bunları fark edebilmeleri için çok özel altıncı hislere sahip olmaları lazım, kendilerine ne veriliyorsa onu alıyorlar, öyle alıyorlar.

ÇOCUKLARA YAZMA NEDENİM HATIRLAMALARI

Sokakta top oynayan bir kız çocuğu görünce bile şaşırabilen çocuklar olduğunu görebildiğimiz bir toplumsal yapıya sahibiz. Okuldan ya da ailesinden aldığı eğitimden ya da gördüğü muameleden dolayı öyle bir şey bilebilen çocuk, hani bunları anlattığınızda da anlıyorlar mı?
Hadi hurra bin kişi hemen değişsin gibisinden bir çaba yok, hele değiştirmek gibi bir çabam zaten yok, çünkü özellikle değişeceksiniz dediğiniz zaman karşınızdakini değiştiremezsiniz. Ama benim yaptığım bir mim koymaktır, bakın böyle de bir dünya vardır demektir. O ya da bu şekilde hiç duymayana göre duymuş olan, ileriki yaşlarında mutlaka hatırlayacaktır, aslında onun için yazıyorum bunları. Çocuklara yazma nedenim bu.
 
Edebiyatın ve kitapların burada yapabileceği neler var peki?

Bugün okunan kitapları düşünürsek bizim toplum açısından tercih edilme noktasına bakalım, orada minör okur majör okur diye bir ayrım yapar Nabokov. Minör okur kime denir? Kendi yaşam deneyiminin kendisine sunulduğu metinleri tercih eden okur tipi, hayatını değiştirmeyi göze almayan okur tipi aynı zamanda. Tabi çok okunan kitapların aslında verdiği mesaj budur; yaşamını değiştirme, sen busun, kendine benzer bir sürü insanı bul. Ama sanatın temel noktası bu değil; dönüştürmek, bilmediğin duygularla karşılaştırmak, bilmediğin insan tipiyle karşılaştırmak, bilmediğin yerlerin hayalini kurdurmak, yani onu illa ki Haiti’ye götürmek değil ama o duygunun çok daha ötesine ait olan bir yere, belki de dünya üzerinde olmayan bir yere, zihinde hiç yaşanmamış bir yere götürebilmek.

Behçet öğretmen gibi karakterler muhakkak hayatta var ama gerçekten kurtarıcı olabilir mi?
Yani öğretmeni olmayabilir işte komşusu olabilir, ne bileyim çalıştığı işyerindeki ustası olabilir.

İdeallerimiz olabilir, bu idealleri yerine getirmek için çabalarımız da olabilir ama o şekilde hayatımızı sürdüremiyoruz yani öyle bir gerçek yok. Nasıl olacak?
Bence var, çok uçlarda yaşayan bir insanım belki ama buna inanmasam yaşayamam zaten. Beni yazar olmama yönlendiren insan İngilizce hocam. Yani olur ya, onun eline düşmeseydim ben bugün bir doktordum, ana baba mesleği olduğu için ama mutsuz bir doktor olurdum. İşte o noktada insanın kaderini kendi yarattığına inanırım ama bazı noktaların da kader çizgisiyle belirlendiğine ve o kader çizgisine yön verecek insanların beklediğine de inanırım.

Benim rahatsız olduğum nokta şu; tek tek kurtulma gerçekleşebilir, bu Avrupa gibi sosyal demokrasinin işlediği ülkelerde daha da kolay olabilir, ama tümden kesin bir kurtuluş olmaması ve durumun devam etmesi rahatsız edici…
Onun için dünyadaki adalet kavramını tümden değiştirmek lazım, ona da gücümüz şu an yetmiyor. Ama belki o çocuklardan biri öyle olacak. Yani umudu yitirmemek lazım.

BERKİN ELVAN İÇİN

Kitabı Berkin Elvan’a ithaf ettiniz, bugün onunla ilgili tartışma yeniden alevlendi. Siz bugünkü duruma ne diyorsunuz?
Bir kere herkes gibi Berkin Elvan’a çok üzüldüm. Hala çocukların öldüğü bir ülkenin vatandaşı olmaktan üzüntü duyuyorum. Kaldı ki Berkin’in sonrasında annesi, babası ve kardeşlerini tanıma şansına eriştim. Ve cenazesine gittim, kırkına gittim, oğlum da bizimle geldi.

Oğlunuz kaç yaşında?
16-17 yaşlarında oğlum, hatta yılbaşında yoğun bakımda kaldığı zaman onlara gittik, Ruşen (Çakır), Berkin hastanedeyken bizi götürdü, bir saat kadar orada kaldık. O sırada gençler umut olsun diye balonlar uçuruyorlardı, oğlum da bu balonları uçuranlardan biriydi, bundan da çok gurur duyuyorum ama keşke yaşasaydı. Hatta o sıralar bu kitabı yazıyordum, elimdeydi. Öyle bir söz verdim, iyileşsin elden teslim edeyim bu kitabı ona diye, olmadı işte.
Ama hani şöyle bir ders çıkarılabilir, onun gibi nicesinin ölmesine engel teşkil edebiliriz. Ne yaparak? İşimizi en iyi yaparak. Ben elime silah alamam. Her zaman söylüyorum; ben pasifist bir insanım, silahlarla savaşarak barışın sağlanacağına inanmıyorum. Diyeceksiniz ki sizde bıçak kemiğe dayanmamıştır, doğrudur, böyle bir lüksü yaşayarak büyüdüm ve ihtiyarlamaktayım ama kendime çok önemli bir zırh diyebileceğim bir yeteneğim var; yazmak. Onun için de onu kullanacağım. Böyle bir aracım var ve bazen hakikaten kalemin bir sürü silahtan çok daha güçlü olduğuna inanıyorum, elimden gelen bu.

KOBANÊ: İNSAN İNANCININ SINANMASI

Peki ya Kobanê?
Tehlike daha bitmiş değil ama şunu da gördük ki Kobanê gerçekten insan inancının hala ne kadar güçlü olduğunun kanıtı. 21. yüzyılda çok da benim kafamın almayacağı bir direniş biçimi var, insan ötesi, insanüstü yani. Gencecik kızların kendilerini heba edercesine orada canlı bomba yapmak zorunda kalmaları, bunlar benim bu halimle çözebileceğim şeyler değil.
Burada Ortadoğululuk kavramını akılda tutmak çok önemli. Ortadoğululuk kader midir, değil midir, bunun sorgulanması gerekiyor ve oradaki insanların yaşadıkları savaş ve katliamların temel nedeni Ortadoğu’da yaşıyor olmaları. Ortadoğu’da olmasa bunlar başlarına gelmeyecek şeyler, orada isyan ediyorum, gerçekten isyan ediyorum. Avrupa’da sınır gibisinden bir şey yüzyıllar öncesinde kalmışken hala burada çizilememiş sınırlar yüzünden insanlar öldürülebiliyorlar. Ortadoğululuğun insanlara bir kadermiş gibi yaftalanmış olmasından ötürü çok üzüntülüyüm. Ortadoğulu olmaktan ayrıca onur duyan da biriyim. Ama bakıyorsunuz Ortadoğululuk, çöl, kan, keder, bahtsızlık, yaşam mücadelesi demek.

Kömür karası çocuğumuz Salif nasıl bir Ortadoğulu peki?
İşte buradaki bizim Salif’imiz de bir Afrikalı olarak, bir üçüncü dünyalı olarak alnına çizildiği varsayılan o kaderi başta müzik olmak üzere ardından ailesinin ardından Behçet öğretmenin ve Handan’ın yardımıyla aşıyor. Sahici bir çocuk Salif, acıyla karşılaştığınızda sahicileşirsiniz çünkü, o da öyle yani, iyi bir çocuk ama babasından erkenden ayrılması, onun ardından hüzünlü bir çocuğa dönüşüyor.

KAFAMIZDA ‘YAŞAM NEDİR’ SORUSU CANLANDI

Gergin zamanlardayız, yanı başımızda bir savaş sürüyor. Siz Rojava’ya gittiniz, orada neler gördünüz?
Rojava bölgesinde, Cizire Kantonu’na gittik bir, bir buçuk ay önce. Hatta biz dönerken Kobanê’de çatışmalar çıkmaya başlamıştı. Nasıl gelebildiniz diyenler de oldu. Şöyle diyeyim, kalabalık bir kadın ekibiyle Mardin’de buluştuk, aralarında sivil toplumcu arkadaşlar vardı, gazeteciler vardı, milletvekilleri vardı; gerçekten bu işe bir biçimde önem veren insanlardı. Biz iki gün diye başladık, üç, üç buçuk güne taşınan bir ziyaret oldu ve çok şey öğrendim. Rojava’daki Newroz kampına gittik, hem Irak’a hem Suriye’ye geçtik, diğerleri Suriye’de kaldı.

Nelerle karşılaştınız?
Dil sorunu önemli bir bariyerdi, Newroz Kampı’nda bir çadırda toplandık ve o çadırda insanlar tanık oldukları vahşeti anlattılar. Bir diğer taraftan silahlanma konusunda ki, Êzidiler silahsız bir halk idi, artık silahlanma zorunluluğuna geldiklerini söylediler. Sonra oradaki koruyucu kuvvetle konuştuk, sohbet ettik. Biz iki saat empati kurarak, onları anlamaya çalışan insanlar olduğumuzu savlayarak oraya gittik ama saçımız başımız toz halinde kampı terk ederken, insanların orada yaşam kurma mücadelesini düşündüğümüzde hakikaten “yaşam nedir” sorusu hepimizin kafasında canlandı tekrar tekrar.

Yaşam, burada belirli durumlardan sterilize olmuş yaşam mı yoksa oradaki hayat mı?
Şu var, hayatta kaldıkları için mutlular, evet iyi ki de öyle ama diğer yandan oradaki koşulların onların yaşam koşulları olduğunu bilmek ayrı bir üzüntü. Yani uçsuz bucaksız bir çölün ortasında çadırlar var ve o çadırlardaki eşyalar da sade şiltelerden ibaret. Bu bana çok dokundu. Mahmur da öyle, orada yoktan var edilen hayatı görmek, insanların kayıplarını bir odada fotoğraflarla saklıyor olduklarını görmek, onlarla kurdukları ilişkilerinin yaşamlarında ne kadar önemli bir yerinde olduğunu görmek ve ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi bu kadar sırtlanarak mücadeleye ediyor olmalarını görmek çok güzel.

Orada kadınlarla ve çocuklarla da görüştünüz, dikkatinizi çeken neler vardı?
Çocuklar çok mutluydu, çocuklarda algıların güçlülüğü ve yaşam içerisindeki güçlü duruşları büyüleyici bir şey. Orada sanki okul bahçesine teneffüse çıkmış gibi oynuyorlardı, bizimle İngilizce konuştular, işte etrafımızda dönenip durdular, o arada bir grubumuzla çadırlarda saklambaç oynadılar. Tabi büyükler sıkıntılılar ama çocuklar yaşamaya devam ediyorlar. Kadınların da bir kısmını çamaşır yıkarken gördüm. Deprem bölgesinde gördüğüm kadınlar gibiler, çok farklı değil yani. Gene kadınlık görevi üstlerindeydi. Ama dediğim gibi onu tartışmak bile orada bir lüks, şu an sadece hayatta kalabilmek en temel payda.

Neler söylediler?
En çok istedikleri sınırların kaldırılması, bölgenin resmi olarak tanınması, yardımın akmasıydı. Şimdi üç aşağı beş yukarı böyle bir şey az da olsa gerçekleşti diyebiliriz. Türkiye’nin konumundan bahsetmiyorum ama uluslararası anlamda bir Kobanê gerçeği var.

ÖNCEKİ HABER

Mezarlığa gitmek bugün de yasak!

SONRAKİ HABER

Kremlin: Esad, Soçi'deki çalışma sonuçlarına tam desteğini açıkladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa