25 Ekim 2014 06:00

Afrika’nın bitmeyen çilesi ve Batı’nın Ebola korkusu

Bu hafta Avrupa basınında Ebola salgını, Ukrayna’daki gerilim, son zamanlarda sıkça gündeme gelen Britanya’nın Avrupa Birliği ilişkisi ve yabancı düşmanlığı gündemdeydi.

Paylaş

Bu hafta Avrupa basınında Ebola salgını, Ukrayna’daki gerilim, son zamanlarda sıkça gündeme gelen Britanya’nın Avrupa Birliği ilişkisi ve yabancı düşmanlığı gündemdeydi.
Almanya’da Ebola konusunda bundan bir ay önce hükümetin çağrısıyla gönüllü sağlıkçılar aranmaya başlandı. Ancak Ebola ile ilgili yayılan panik, halkta ve yetkililerde para ve ilaç göndererek, hastalığı Afrika’da hapsetmek gibi bir girişimi yaygınlaştırdı. Salgın hastalıklar Afrika’yı vurunca ve yeterince toplumsal baskı oluşmayınca Batı’nın Afrikaya yardımı yetersiz ve çok geç kalıyor. 21. yüzyılda halen bir Batılı vatandaşın Ebola hastalığına yakalanması, 1000 Afrikalının Ebola’dan ölmesinden maalesef daha fazla gündem yaratabiliyor.
İngiltere’de Muhafazakar partisi bir milletvekilini sağcı, göçmen düşmanı ve AB karşıtı siyasi parti olan UKIP’e kaptırınca gündem yine AB ve referandum oldu. Başbakan ve Muhafazakar Parti Lideri David Cameron kendi parti tabanındaki AB hoşnutsuzlarını kızdırmamak ve genel seçimlerde UKIP’e oy kaybetmemek için AB ve göçmenler konusunda daha fazla altı boş ve gerçekçi olmayan sözler vadetmeye başladı. Böylece İngiltere’de yabancı düşmanlığı parlamento aracılıyla resmileşiyor ve sorunların kaynağı göçmenlermiş gibi yansıtılıyor.
Ukrayna’da ekonomik ve askeri tansiyonun arttığı dönemde Ukraynalılar pazar günü seçimlere gidecek ve bununla ilgili Fransa’dan sizlere Christophe Lucet’in Sud Ouest gazetesine yazdığı yazıyı sunuyoruz.


EBOLA VE ZENGİN ÜLKELER: VİRÜS VE AKIL

Dominic JOHNSON
Taz


Ebola salgınına yönelik uluslararası yardımda geç kalındı.  Bu arada zenginler akıl dışı korkuları besleyip panik yayıyorlar. Gönderdikleri paralarla sorunun çözüleceğini ummaları ise sadece savsata...
Şu ana kadar Batı Afrika’da yaklaşık 10 bin kişiye Ebola virüsü bulaşmış durumda. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) her hafta 10 bin kişinin daha bu hastalığa yakalanacağını tahmin ediyor.  Eğer bu doğrulanırsa hastalığın yaygınlaştığı ülkelerin hafta başına son altı ayda aldıkları kadar yardıma ihtiyaçları var. Akla hayale gelemeyecek kadar büyük bir felaketle karşı karşıyayız kısacası. Her hafta en az 1000 kişi hastalık nedeniyle ölebilir.
Bu nedenle deney sahibi sağlık yardımı örgütleri en kısa zamanda yardım edilmesini talep ederek, şu an yapılan 1 avroluk yardımın iki hafta sonraki 2 avro, yıl sonundaki 10 avro kadar değerli olduğunu söylüyorlar. Artık herkes Liberya, Sierra Leone ve Gine’ye çok az yardım edildiği ve yardımda geç kalındığı konusunda hemfikir. Dünya Sağlık Örgütü de uluslararası felaket ilanını ve çağrısını çok geç yaparak suçlular arasında yerini aldı. Bu durumdan ne gibi sonuçlar çıkarılmalı?
Sadece büyük miktarlarda parasal yardım vaatleri ile bir şey çözülmüş olmuyor. Tam tersi felaket  daha belirginleşiyor ve uluslararası çapta utanç verici bir durum ortaya çıkıyor.  Zaten şimdiye kadar ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere’nin söz verdiği yardımların da çok azı bölgeye erişti.
Almanya, bundan bir ay önce Ebola ile mücadele için bölgeye gönderilecek  gönüllü aramaya girişti.  Sayısı 1000’e bile erişmeyen gönüllülerin eğitimi ise ancak bu hafta başladı. Onların kriz bölgesine gönderilmesi de en azından bir ay sürecek.
Diğer ülkelerde de durum Almanya’dakinden farklı değil. Eğitim almış personelin gönderilmesi başlamadı ama Ebola virüsü bulaşabilecek gönüllülerin geri getirilmesi  konusunda Avrupalı bürokratlar hem lojistik hem de konsept açısından çözülemeyecek problemler ortaya çıkacağı korkusunu taşıyorlar.  Dünyanın en zengin ülkeleri akıl dışı korkularla uğraşarak ve halk arasında panik yayarak akıllarını yitirmiş bir görüntü çiziyorlar ve acaba akıl dünyanın her yerinde eşit dağıtılmadı mı sorusunun yöneltilmesini kaçınılmaz kılıyorlar.
Dünyanın en zengin ülkeleri  yoksulları kendi başlarına bırakıp problemlerini kendi sorumlulukları ve öz yardımlarıyla çözme, felaketten kendi çabalarıyla kurtulma çağrısı yapmayı çok seviyorlar. Yoksullara yapılan bu çağrının ardında zenginlerin acizlikleri ve kendilerinden başkalarını düşünmemeleri yatıyor.

(Çeviren: Semra Çelik)


BAŞBAKAN CAMERON BRİTANYA’YI ÇIKIŞ KAPISINA DAYANDIRIYOR

Financial Times
Başyazı

BAŞBAKAN Cameron Avrupa Birliği’nden (AB) gelen göçmenlerin sayılarını kısıtlayacağının sözünü veriyor ama bu hem gerçekçi değil hem de riskli bir yaklaşım.
Britanya Başbakanı David Cameron seneye gerçekleşecek genel seçimi kazanırsa Britanya’nın AB üyeliğine ilişkin referandum  sözü veriyor. Referandum öncesi başbakan AB’nin diğer üyeleriyle pazarlık yapacağını da söyledi. Başbakan böylece Britanya’nın AB üyeliği ile ilişkisi gözden geçirilecek  ve koşulsuz bir şekilde Britanya’nın lehine olacak bir kampanya sürdürecek.
Daha düne kadar, AB üyeliğine kuşkucu yaklaşan üyeleri kızdırmamak için Başbakan David Cameron AB’den ne tür talepleri olduğu konusunda muğlaktı. UKIP’in (Britanya’da AB karşıtı sağcı siyasi parti) Muhafazakar partiye karşı oluşturduğu tehlike yüzünden Cameron’u bu konu hakkında daha fazla yorum yapmaya zorladı. Birdenbire AB’den gelen göçmenleri kısıtlama konusunda gerçekçi olmayan bir beklenti yaratıyor ve Britanya’yı AB’den çıkarma riskiyle yüzleştiriyor.
Bu döneme kadar Muhafazakarların Avrupa Birliği bölgesindeki gelen göçmen işçiler konusundaki tutumu sosyal devlet yardımlarına başvuruları engellemek ve Avrupa Birliğine en son üye olan ülkelerin ülkeye girişlerini kısıtlamak oldu. Bu iki konu üzerinden sonuç almak biraz diplomasi gerektiriyor ve siyasi açıdan olanaklı. İngiltere’nin Clacton bölgesindeki ara seçimi UKIP’e kaptırması ve bir ay sonraki bir diğer ara seçimi kaybetme ihtimali Cameron’nun hesaplarını değiştirdi. Şimdi acilen AB’den gelen göçmen sayısını frenlemek için uğraşıyor. Parti konferansında bunu nasıl yapacağını açıklamadı ama “Britanya’nın serbest piyasa dolaşım ihtiyacı neyse onu almak konusunda kararlıyım” dedi. Bazı yetkililere göre bunun anlamı çalışma kotası uygulamak olabilir.[..]
Birleşik Kraliyet Avrupa Ekonomik Topluluğuna 1973’de üye olmadan önce, AB dört ilkeye dayanıyordu; emek, sermaye, ürün ve hizmetlerin serbest dolaşımı. Bu temel ilkeleri sadece kendi ülkenin isteğine göre seçip uygulayamazın. Cameron öyle bir pazarlık için tartışma çerçevesi yaratıyor ki yenilgiyle sonuçlanacağı kesin.
Başbakanın göçmenliği ekonomik bir tehlike olarak görmesi de yanlış. Bir çok Britanyalının sınırsız AB göçmenliği konusunda tedirgin olduğu doğru, konut, okul ve sosyal yardımlarda oluşacak olası ekonomik baskılardan korkuyorlar. Fakat AB’den gelen yüksek sayıdaki göçmenler Birleşik Krallığa aslında ciddi ekonomik yararlar getiriyor.
Cameron ve Muhafazakarlar panik içinde UKIP’e karşı verdikleri kararların onları nereye sürüklediğini iyi düşünmeli. Muhafazakarlar önümüzdeki seçimlerde İşçi partisine karşı ekonomi üzerine savaşmalı. Bunun yerine, seçimleri UKIP’e karşı bir direniş olarak tanımlama riski var, göçmenler ve AB konusunda ikna edemeyecekleri UKIP destekçileri ile Muhafazakar parti kendisini karşı karşıya bulabilir.
Bu süreçte olan zarar Britanya’nın AB ile ilişkisine olacaktır. Başbakan Britanya’nın AB ile ilişkilerini müzakere etmek istiyorsa Almanya’da Angela Merkel ile ilişkilerini ılımlı tutmalıdır, fakat bu ilişki de tehlikede. İngiltere’de ise Dışişleri Bakanı, Phillip Hammond’ın geçen hafta yaptığı yorumu da hiç yardımcı olmadı. Hammond şöyle dedi “Britanya’nın Avrupa stratejisi AB’nin altını ateşle tutuşturmak”. Durum gösteriyor ki bu hükümet, üyesi olduğu en önemli politik ve ekonomik klüpte hem dostlarını hem de etkisini hızla kaybediyor.

(Çeviren : Çağdaş Canbolat)

 


GAZ SOĞUK SAVAŞI

Christophe LUCET
Sud Ouest


ÇARŞAMBA günü John Kerry Berlin’de idi, 9 Kasım’da duvarın yıkılmasının 25 yılının kutlamaları için ön ziyarette bulundu. Dışişleri bakanı, çocukken, diplomat ebeveynleri ile bölünmüş bu şehirde yaşamış ve Doğu’ya yaptığı bir gezinin anılarını asla unutmamıştı. Ama John Kerry, Almanya başkentini gezerken, anılarından değil, Alman meslektaşı Franz-Walter Steinmeier ile esas olarak Ukrayna’nın durumunu konuştu.
Kiev ile Rusya destekçileri arasında 6 hafta önce yapılan ateşkes sadece lafta kaldı. Doğu Ukrayna’nın en azından üç noktasında çatışmalar devam ediyor. Hatta, Donetsk havaalanını kontrol edebilmek için şiddetli çatışmalar devam ediyor. Bu çatışmalarda dün bir kişi öldü ve beş kişi yaralandı. Amerikan diplomasi şefi doğrudan Moskova’ya seslenerek, Ukrayna’nın egemenliğine karşı “saldırmadan” vazgeçmesi ve ateşkes anlaşmasına saygılı olmasını istedi. Batı’nın bir çatışma aramadığını, tam tersine “ortak çalışmanın” peşinde olduğunu ifade etti.

KİEV’İN BORÇ SORUNU

Ne yazik ki, Rus gazının Ukrayna ve diğer doğu Avrupa ülkelerine satışına dair müzakereler sonuç vermiyor. İlk kış soğukları bu bölgelerde kendisini hissettirmeye başlamasına karşın, hâlâ Moskova ve Kiev arasında müzakereler çıkmazda. Brüksel’de, AB Enerji komiseri (Alman kökenli) denetiminde gerçeklesen görüşmelerde, fiyat konusunda bir ilerlemeden bahsediliyor. Ama Rusya, muslukları açmak için kalan 1.5 milyar dolar borcun, hatta gelecek satışlar için önceden aynı miktarda bir ödemenin yapılmasını zorunlu kılıyor. İş böyle olunca, Kiev’de kendisine 2 milyar dolarlık ek bir borç verilmesi için AB’ye çağrıda bulundu. Müzakerelerde aktif rol oynayan Angela Merkel, Ukrayna’nın tüm müttefiklerine gaz borcunu ödemesine yardım etme çağrısında bulundu. Ama Alman başbakanı, kışı geçirmek için gerekli gazın ihraç edilmesi için gerekli anlaşmanın hâlâ sağlanamadığını kabul etti. Müzakereler gelecek çarşamba tekrar devam edecek. Anlaşmazlık Slovakya ya da Polonya gibi bir çok ülkeye de sıçradı, zira Moskova bu ülkelere kendilerine satılan gazı tekrar Ukraynalılara satmakla suçluyor ve ticari olarak cezalandırmakla tehdit ediyor

GIDA ÜZERİNDEKİ RUS AMBARGOSU AĞIRLAŞTI

Ruslar AB’den gelen gıda ürünlerine yönelik ambargoyu sığır kesimini de içine alarak ağırlaştırdı. Domuz ürünleri, sebze ve meyvelerden sonra, Moskova pazartesi günü sağlık nedenlerinden dolayı sakatat, yağ ve kemik unu pazarını AB’ye kapatacağını açıkladı. Ve dün, Avrupa komisyonu bu yeni ambargonun 50 milyon avroluk bir kayba yol açacağını açıkladı ve sunulan gerekçeyi esrarengiz buldu, zira kendi sağlık kurallarının dünyanın en sıkı kuralları olarak bilindiğini hatırlattı.
Ekonomik ve askeri tansiyonun arttığı bu koşullarda Ukraynalılar pazar günü parlamentolarını yenileyecekler. Anketlere göre, Petro Poroşenko kazanacak, ama Ukrayna cumhurbaşkanı ülkenin doğusunun ayrılmasını durduramamakla eleştiriliyor. Bu bölgelerde seçim sandıkları kurulamayacak ve bölücüler şimdiden 2 Kasım pazar günü kendi seçimlerini tertipleyeceklerini ilan ettiler.

ÖNCEKİ HABER

Bayıltana kadar çalıştırıyor, 400 lirayı çok görüyorlar

SONRAKİ HABER

Belçika'da polis şiddeti protestosu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa