Güzel günler göreceğiz!

Güzel günler göreceğiz!

‘Güzel Günler Göreceğiz’ isimli bir filmin çekimlerinin sürdüğünü, yönetmen ve oyuncuların film setinde basını ağırlamak istediklerini öğrenip de heyecanlanmamak mümkün mü? İstanbul’da aynı gün içinde 5 karakterin birbiriyle kesişen hayatlarını anlatan film Balat, Zeyrek, Fatih, Cankurt

Devrim Büyükacaroğlu

Yönetmen Pulat, filminin konusunu anlatma sıkıntısını yaşıyor resmen. Babil, Paramparça Aşklar ve Köpekler’i örnek veriyor; “Bizim filmimizde de bunlar gibi; bir ana hikayeden çok tek tek karakterlerin hikayeleri öne çıkıyor. 5 karakteri buluşturan bir ana hikaye olsa olsa bu dünyada erkeğin kadına bakışı olabilir. Farklı sınıflardan, farklı coğrafya ve hayatlardan üç erkek aynı kadına aşık.” Bunların yanında bu ülkeye ait olmayan bir Rus hayat kadını ve küçük bir İranlı mülteci çocuğun hikayesi var. Bütün hikayeler birbirinden bağımsız gibi görünürken filmin sonunda buluşuyor hepsi. Enteresan olan bir başka nokta da aynı kadına aşık üç adamın birbirlerini tanımıyor olması,  ortak sahneleri bile yok. Birinin bir hamlesi diğerini ister istemez etkiliyor ama.

5 KARAKTERİN GÜZEL BİR GELECEK ARZUSU

Madem ‘Güzel Günler Göreceğiz’in hikayesini anlatmanın tek yolu karakterlerden bahsetmek, bir ucundan başlayalım. Erkeklerden biri Uğur Polat’ın canlandırdığı Göçmen Bürosu Şefi Polis İzzet, biri töre nedeniyle kız kardeşini öldürüp 12 yıl hapiste yatmış olan Cumali. Buğra Gülsoy bu karakteri canlandırıyor. Bir diğeri ise Barış Atay Mengüllü’nün canlandırdığı Ali isimli boksçu karakter. Bu üç karakter de töreden kaçan Doğulu karakter Figen’e aşık. Figen’i Feride Çetin canlandırıyor. Figen köyünde tecavüze uğramış, ailesi tecavüzcüsüyle evlendirmeye kalkınca da İstanbul’a kaçmış. Üstüne bir başkasına yani Cumali’ye sevdalanınca aile hakkında ölüm kararı çıkarmış.

Her karakterin içinde bulunduğu durumdan kurtulmak, güzel günler görebilmek için hedefleri var. Cumali hapisten çıkınca öldürdüğü kız kardeşinin mezarını bulmak ve ondan özür dilemek istiyor. Hayata yeniden başlamak için de çocukluk aşkı Figen’i bulmak istiyor.  

İki çocuk babası ve evli İzzet Komiser, baba olmanın, koca olmanın, kirli bir polis olmanın sorumluluklarından sıkılmış, Figen’e kafayı takmış. Ali babasının ona biçtiği başarılı bir boksör olma sorunluluğundan kaçmak istiyor. Onun da kaçış planının baş karakteri Figen.

Figen de yeni bir hayata başlamak için Cumali’yi kurtuluş görüyor.  Bu arada Figen’in küçük kardeşi askerden dönecek ve Figen’in işini bitirecek. Kardeş askerden döndüğü gün filmimiz başlıyor. Cumali’nin cezaevinde iki senesi var. İzzet Figen’e takmıştır, Figen’in Ali’yle kaçmaktan başka şansı yoktur. Ama aynı gün Cumali afla erken salınır ve işler karışır.

MUTLU OLMAYABİLİRSİNİZ AMA UMUTLU OLMALISINIZ

‘Güzel Günler Göreceğiz’ ismi her şeyden önce evrensel bir umuda işaret ediyor ya; filmin bu umutlu önermeyi nasıl işleyeceğini soruyorum. “Biz insanın her hangi bir çağda, herhangi bir coğrafyada aynı varoluşsal sorunlara sahip olduğunu anlatmak istiyoruz. Beş karakter de onları ilk gördüğümüz anda şiir okuyorlar. Cumali, Cervantes’in Don Kişot’a yazdığı bir pasajı okuyor ‘Doğan günle birlikte bütün gözlerden ırak olmasına rağmen işlediği suçtan utanç duyuyor. Temiz birinin acı çekmesi için suçunu başkasının bilmesine ihtiyacı yoktur. Ayaklarının altında toprak, başının üzerinde gök; yeter tanıklıkları işlediği suçun.’ 500 yıl önce İspanya’da yazılan bir pasaj bugünün Türkiye’sinde kız kardeşini öldürmüş bir adamın içsel pişmanlığını anlatabiliyor. Aslında insan dediğimiz şey çok evrensel. 500 yıl önce de yarına çıkmak istiyorduk, bugün de öyle… Eğer umudun yoksa hayatın da anlamı yok. Mutlu olmayabilirsiniz ama umutlu olmalısınız. Ben hiç intihar etmek isteyen bir sokak çocuğu görmedim. Haksa en çok onların hakkıdır.”

TÖRE CİNAYETİNİN ÖNCESİNİ DEĞİL SONRASINI İŞLİYORUZ

‘Güneşli Günler Göreceğiz’in odağında bir kadın, kadının odağında da töre meselesi var. İnsan ister istemez bir klişeyle karşılaşabileceğinden korkuyor. Bir başka ilk bakışta sorunlu görünen boyut da Doğu’nun töreyle anılmasına hizmet edebilecek olması. “Töre cinayetleri evet İzmir’de de yaşanıyor ama bir sorunu işleyecekseniz onun yoğun olduğu yerden koparıp işlemek de çok anlamlı değil.” Diyor Pulat. “Töre meselesi çok işlendiği için insanlar ilk bakışta böyle düşünebiliyor ama biz çok farklı bir hikaye anlatıyoruz. Cinayet süreciyle ilgilenmiyoruz biz. 12 yıl töre cinayeti nedeniyle hapiste yatan adam ne yaparla ilgileniyoruz. Onu o sürece sürükleyen şeylerle nasıl hesaplaşır? Nerden başlar hayata, nasıl başlar? Biz bunları merak ettik.”

İKİ KAFADAR FİLMİ

Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon bölümünden yeni mezun olmuş Tolga Pulat’ın sınıf arkadaşı Emre Kavuk ile dostlukluğu ve birlikte sinema üretmeleri okuldan başlıyor. Biri senaryo ve yapımcılığı diğeri ise yönetmenliği üstlenmiş. Kavuk ile Pulat iki buçuk senedir kafa kafaya verip bu proje üzerinde çalışıyorlar. Oyuncuların da ifade ettikleri gibi ne yapmak istediklerini çok iyi biliyorlar. Gerçek bir yardımlaşma canla başla çalışma ve yardımlaşma ortamı var sette. Pulat, bugüne kadar dizilerde asistanlık yapmış. Klip falan çekmiş, bir çok kısa filmi de var. ‘Gülümse’ adlı kısa filmi sanal alemde bir hayli rağbet görmüş.

ANNEM DE FİLMİMİZİ İZLEYEBİLSİN İSTİYORUM

İlk film genelde daha çok festival hedefler. Pulat festivallere katılacaklarını, ilk hedeflerinin Altın Portakal olduğunu ama gişeyi de gözettiklerini söylüyor. “Klasik sinema yapmaya çalışıyoruz, Amerikan bağımsız sinemasını çok beğeniyorum. İçerikte farklılıklar peşinde koşup biçimde, görsel işitsel boyutta seyircinin rahatlıkla izlemesini istiyoruz. Benim dizi izleyen annem de bizim filmimizi izlemekten keyif almalı, filmin içine girmeli. Sıradan seyirciye ulaşabilmek gibi bir derdimiz var. Derdimizi iyi anlatmak, yaşadığımız çağa ve topluma karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek ama seyirciyle de buluşmak istiyoruz.”

Yılmaz Güney sinemasını bu bakımdan örnek almaya çalıştığını da gizlemiyor Pulat.  Filmde Yılmaz Güney’in şiiri de var. (İstanbul/ EVRENSEL)


İzzet nasıl bir adam? İzzet, Göçmen Bürosunda Komiser, evli, iki çocuk babası, tabii ki mutsuz bir karakter. Mesleğini sevmeyen umutsuz bir adam. Sadece Figen’e aşkı var içinde yaşattığı, onun peşinden koşmaya çalışıyor. Sevdiği kadınla birlikte bu hayattan, buralardan kaçmayı hayal ediyor. Çok dengesiz, bunları anlatmıyoruz ama belli ki çok travması var.

Bu sizin İzzet’in geçmişi ile ilgili savınız mı?

Ben genelde böyle bir yol izliyorum. Kendimce bir hikaye yazıyorum karaktere; Ben inanayım ona ki seyirci de inanabilsin. Rolle empati kurmak adına yaptığım bir şey bu.  Bir tür oyuncu takıntısı.

Her karakter bir şeylerden kaçmaya çalışıyor. Bu çağın hikayesi galiba…

Evet, tipik küçük burjuva bunalımları. Hayat basıyor, kurtulmak istiyorlar ama sürekli aşağı çekiliyorlar…

Başaramamaları cesaretsizlikle mi ilgili gerçek bir gelecek tahayyülleri ve buna uygun formasyonları olmaması ile mi ilgili?

Her ikisi de.. Olmuyor çünkü sadece ‘kurtulmak’ istiyorlar. Bir sabah uyandıklarında kendilerini kurtulmuş bulmak istiyorlar.

İzzet orijinal bir adam mı?

Hayır, çok sıradan bir adam. Hiç özel bir yönü yok.

Ama sinema perdesinde çok fantastik görünecektir kanımca…

Elbette, sinemanın büyüsü bu. Çok yüksek sahnelerde sıradan insanlar olamayacaklarını düşünebilirsiniz ama film bittiğinde sıradan olduklarını anlarsınız.

İlk filmini çeken yönetmenlerin ilk aradıkları isim sizsiniz galiba..

Öyle bir takıntım var galiba (gülüyor)… Yaklaşık 30 filmimin 15-20 tanesi ya ilk film ya da iki. İlk filmler çok daha sahici ve samimi oluyor. Bu da hoşuma gidiyor. Laboratuvar gibi ilk filmler; her şeyi tartışabiliyorsunuz. Oysa sonraki filmlerde kuralların hakimiyetine giriyorsunuz. Zamanla yarışma, bütçe denkleştirme dertleri başlıyor. İlk filmlerin tadı çok başka.


FERİDE ÇETİN: GERÇEK BİR KADIN HİKAYESİ

Figen karakterini beğeniyor musun?

Hem de çok. Figen’i her yerden sıkıştıran adamlar var. Kendininse başka bir meselesi var. Sümüklü olmayışını, mücadeleci karakterini sevdim. Öldürülme riski varken büyük şehre kaçıp sıfırdan kendi başına hayat kurmasını sevdim. Sürekli ailesi peşinde olmasına rağmen umut dolu olmasını ve aşkın peşinden gitmesini sevdim. Şu zamanda kaç kişi risk alıyor ki hayatıyla ilgili! Düşse de kalkıyor Figen ve kendi hayatının peşinden koşuyor…

Bayağı kadın hikayesi yani senin  anlattığın açıdan…

Yıllardır doğru dürüst kadın rolü yazılmıyor Türkiye sinemasında. Ama bu filmde Nesrin’in oynadığı Anna Karakteri de Figen de sıkı kadın rolleri. Ve bu rolleri bir erkek senaristin bu kadar içeriden yazmış olması da çok önemli.

Uğur Polat’la karşılıklı oynamak nasıl bir duygu?

‘İki Genç Kızı’ yaptıktan sonra oyunculuğa devam etmeyi düşünmüyordum, gazeteciliğe geri dönmüştüm. Uğur Polat, “oyunculuk yapman lazım biliyorsun değil mi, bundan kaçış yok” dedi. O laf üzerine hobi olmaktan çıkardım oyunculuğu ve ‘Hatırla Sevgili’ye başladım. Seneler sonra Uğur Polat’la aynı filmde buluştuk, rüya gibi bir şey benim için.

www.evrensel.net