18 Ekim 2014 06:01

ABD’nin Ortadoğu stratejisi lime lime

Militan grubun savaşçıları, Kobanê’yi ele geçirmek üzereyken ve Bağdat’ın batısında Irak ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmışken Amerika’nın İŞID ile savaş planları yıkık dökük bir halde.

ABD’nin Ortadoğu stratejisi lime lime
Paylaş

Patrick COCKBURN

Militan grubun savaşçıları, Kobanê’yi ele geçirmek üzereyken ve Bağdat’ın batısında Irak ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmışken Amerika’nın İŞID ile savaş planları yıkık dökük bir halde.
IŞİD’e karşı 8 Ağustos’ta Irak’ta ve 23 Eylül’de Suriye’de ABD öncülüğünde gerçekleştirilen hava saldırıları iş görmemiştir. Başkan Obama’nın  IŞİD’i “zayıflatarak ortadan kaldırma” planları hiç başarılı olamamıştır. IŞİD, hem Irak hem de Suriye’de zayıf düşmediği gibi kontrol alanını genişletmektedir.
Suriye’nin Kürt kasabasının geride kalan savunmacıları karşısında zaferi garantilemek için İD takviye birlikleri, son birkaç gün içinde  hızlı bir şekilde Kobanê’ye akın etmektedirler. Grup,  güçleri, Irak’ın en büyük ikinci kenti olan Musul’u 10 Haziran’da ele geçirdiğinden bu yana dört ay içinde kazandıkları zaferlere bir yenisini eklemek için sokaklarda ve hava saldırılarından gelecek ağır zayiatları göze almış durumda. Bu köktendinci hareketin direnç kaynağı, zaferleri konusunda kaçınılmaz ve ilahi bir ilham kaynağının varlığına inanmalarında yatmaktadır; onlar için Musul’da düşman sayısının çok olması ya da ABD’nin Kobanê’ye yaptığı hava saldırılarının önemi yoktur.
IŞİD’in Kobanê’deki olası zaferi karşısında, üst düzey ABD yetkilileri,  IŞİD’in Suriye’deki olası en dişli muhalifi olan bu kasabadaki Suriyeli Kürtleri kurtarma konusundaki başarısızlıklarını mazur göstermeye çalışmaktadırlar. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Tony Blinken, yenilgiyi maskelemek üzere tasarlanmış bir tarzda lafı geveleyerek “Suriye’deki hedefimiz,  IŞİD’nin iktidarını projelendirme, kendini kumanda etme, dayanma, kaynak sağlama yetisini kökünden zayıflatmaktır” dedi. “Bunu yaparken etkili bir şekilde mücadele edebilme ya da edememe olasılığımızın olduğu Kobanê gibi yerler olacaktır. Böyle de trajik bir gerçeklik söz konusudur.”
ABD hava saldırılarının IŞİD’i durduramadığı tek yer ne yazık ki yalnızca Kobanê değildir. 2 Ekim’de Irak’a yapılan ve dış dünyada çok sözü edilmeyen bir saldırıda IŞİD, Batı Irak’ta bulunan ve ülkenin dörtte biri gibi geniş bir alana yayılan Anbar eyaletinde daha önce kontrolünde olmayan kent ve kasabaların hemen tümünü ele geçirdi.  Hit, Kubaise ve almak için uzun süre mücadele ettiği eyalet başkenti Ramadi’de kontrolü ele geçirdi. Batı Bağdat’ın Fırat Nehri üzerindeki ya da yakınındaki diğer kent, kasaba ve üsler Irak ordusunun geçmişte ABD hava saldırısıyla desteklendiği zamandaki gibi etkisiz küçük bir direnişinden sonra bir kaç gün içinde düştü.   
Bugün, yalnızca Hadisa ve  Hit yakınındaki Al-Assad askeri üssü ve Felluce’nin dışında bulunan Mazrah Kampı olmak üzere iki üs Irak hükümetinin elinde.  Joel Wing yaptığı bir çalışmada- “ IŞİD Anbar Eyaletinin Genelini Kontrol Altına Almasıyla Irak’ın Güvenlik Kuvvetlerinin Çökmesi”- şu sonuca varmaktadır: “Bu,  isyancılara Anbar’ın fiili olarak kontrol edilmesi şansı verdiği ve Batı Bağdat’a ciddi bir tehdit oluşturduğu için önemli bir zaferdir.”
2003’den sonra ABD işgaline karşı Sünni isyanın tam ortasında yer alan Anbar çatışması hemen hemen bitti ve IŞİD’in kesin zaferiyle sonuçlandı. IŞİD ocak ayında Anbar’ın büyük bir kesimini ele geçirdi ve hükümetin yaptığı karşı saldırılar yılın ilk altı ayında 5 bin zayiatla feci şekilde başarısızlığa uğradı. 1.5 milyon nüfuslu eyaletin yaklaşık yarısı eyaleti terketti ve mülteci oldu. IŞİD’nin bir sonraki olası hedefi, Bağdat eteklerindeki  Ebu Garib’den başlayan doğrudan başkent merkezine kadar giden Batı Bağdat’taki Sünni yerleşim birimleridir.
Irak hükümeti ve yabancı müttefikleri ülkenin kuzeyinde ve merkezinde IŞİD karşısında elde edilen ufak kazanımlarla avunmaktalar; ancak  Bağdat’ın kuzeyi ve kuzey doğusunda elde edilen başarılar Irak ordusuna değil, IŞİD ile Sünni nüfusun geri kalanı arasında ayrım gözetmeyen son derece mezhepçi Şii militanlara ait başarılardır.  Bu Şii militanlar açıktan, ilerleme sağladıkları Diyala gibi karışık (Sünni ve Şii) eyaletlerde Sünnilerden kurtulmaktan söz etmekteler. Sonuç: Irak’taki Sünniler hayatta kalmak istiyorlarsa ya IŞİD’in yanında yer alacak ya da kaçacaklar. Başka alternatifleri yok. Aynı gerçeklik, ABD hava saldırılarıyla desteklenen Iraklı Kürtlerin, Rabia (yalnızca bir Sünni Arab’ın kaldığı) sınır kapısını yeniden ele geçirdikleri yer, Musul’un Suriye sınırındaki kuzey batısı için de geçerli.  Etnik ve mezhep temizliği hem Irak hem de Suriye’de savaş standardına dönüştü.
ABD’nin Kobanê’yi kurtarma -eğer düşerse- fiyaskosu askeri olduğu kadar politik bir felaket de olacaktır. Aslında kuşatılan kasabanın kaybı çevresindeki koşullar,  şimdiye kadar bu kasabanın yüzde 40’ını ele geçirmiş olan İD’yi durdurmaya yönelik hava saldırılarının güçsüzlüğünden çok daha önemlidir. Suriye’yi bombalama olayının başlangıcında, Başkan Obama, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile biraraya gelerek İD’e karşı bir koalisyon oluşturduğu için övündü durdu; ancak bütün bunlar, ABD’nin, içinde, İD’yi yok etmenin birincil önem taşımadığı farklı gündemlerini içermektedir.  Sunni Arap monarşileri politik statükoyu tehdit eden İD’yi sevmiyor olabilir; ama Iraklı bir gözlemcinin de işaret ettiği gibi “ IŞİD’in kendilerinden çok Şiiler için sorun yaratmaları gerçeğini seviyorlar.”
IŞİD’ye karşı sözde birlik olan ülkeler içinde, Suriye ile, IŞİD ve Jabhat al-Nusra dahil  her türlü isyancının önceleri kolaylıkla geçiş yaptığı 510 millik bir sınırı paylaştığı için son derece önem taşıyan ülke Türkiye’dir. Bu yıl Türkler sınır güvenliğini artırdılar; ancak yazdaki başarılarında bu yana  IŞİD’in artık eskisi kadar dışardan gelecek barınak, gereç ve gönüllüye gereksinimi yok.
Geçen hafta boyunca, Türkiye’nin, Suriye Kürt politikacıları ve askeri örgütleri, PYD ve YPG’yi, kökten dinci İslamcılardan daha büyük bir tehdit olarak gördüğü ortaya çıkmıştır. Ayrıca PYD, 1984 yılından bu yana Türkiye’de  özerklik mücadelesi veren PKK’nin (Kürdistan İşçi Partisi) Suriye koludur.
Suriye’nin, Temmuz 2012’de Türkiye sınırındaki Kürt yerleşim birimleri ya da kantonlarından çekilmesinden bu yana Ankara, özerk Suriyeli Kürtlerin Türkiye’deki 15 milyonluk güçlü Kürt nüfusunu etkilemesinden korkmaktadır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kobane’yi PYD’nin değil IŞİD’in kontrol etmesini tercih etmektedir. Kobane’de savaşmış olan beş PYD üyesi geçen hafta sınırı geçerken “bölücü terörist” olarak lanse edildi ve Türk ordusu tarafından alı konuldu.
Türkiye, İD’ye yapılacak saldırılarda iş birliğine karşılık ABD’den, Suriyeli mültecilerin yaşadığı ve Esad karşıtı isyancıların eğitildiği, Suriye sınırlarında Türkiye kontrolünde bir tampon bölge gibi yüksek bir bedel talep etmektedir. Erdoğan,  Şam hükümetine karşı da kullanılacak (çünkü İD’nin hava kuvvetleri yok) uçuşa yasak bir bölge istemektedir. Plan gerçekleştiğinde bu, ABD’nin de desteği ile Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşa isyancıların tarafında - her ne kadar Esat karşıtı güçler, İD ve el Kaide bağlantılı Jabhat al-Nusra  hakimiyetinde olsa da- gireceği anlamı taşımaktadır.
2011 yılından bu yana, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik eylemlerinin, kendi kendini baltalayıcı kibir karışımı ve yanlış hesaplanmış nitelikte eylemler olduğunu unutmamak gerekir. Ayaklanmanın başında hükümet ile muhalefet arasında bir denge oluşturulabilirdi. Bunun yerine Esad’ın düşürülmesinin yakın olduğu farzedilerek cihatçılara arka çıkıldı ve krizin militarize edilmesi teşvik edildi. Esad düşmedi ve halk ayaklanması, Türkiye’nin yarattığı koşullarca beslenen mezhepçi savaş ağalarının hakimiyetine geçti. Erdoğan, Türkiyeli Kürtlerin, onun Suriye Kürtlerine karşı İD ile yaptığı suç ortaklığına duydukları öfkesini hiçe sayabileceğini sanmaktadır. Bu öfke, 33 ölülü ve Kobane düştüğü taktirde daha da büyüyebilecek olan oldukça derin bir öfkedir.
Ankara neden 2013’den bu yana ateşkese uyan PKK ile sağlanan barış sürecinin çöküşü konusunda daha fazla endişe duymamaktadır?  PKK, Suriye’de İD ile ciddi düzeyde savaşa girecek böylece Türkiye hükümeti ile savaşamayacak diye düşünüyor olabilir. Öte yandan İranlı liderler, Türkiye’nin  İran’ın önemli müttefiki olan Esad’a karşı Suriye’de iç savaşa katılması durumunda Türkiye’nin bunun bedelini ödeyeceğini söylediler. Bu, İran’ın Türkiye’de silahlı bir Kürt ayaklanmasını gizliden destekleyeceği anlamına gelebilir. Saddam Hüseyin, 1980 yılında İran’ı işgal ettiğinde Erdoğan’ınkine benzer bir hata yapmıştı. İran, bu işgal üzerine, Bağdat’ın 1975 yılında Şah ile bir anlaşma yaparak bastırdığı Kürt isyanını yeniden alevlendirmişti. Türk askerinin Suriye’ye müdahale etmesi savaşı orada bırakmaz; çatışma Türkiye’ye yayılabilir.

The Independent’ten çeviren: Hilal Ünlü; yazarın 12 Ekim 2014 tarihli yazısıdır.

ÖNCEKİ HABER

Türkiye\'de MERS\'ten ilk ölüm

SONRAKİ HABER

Eski ÖSO lideri, Gelecek Partisinin kurucular kurulunda yer aldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa