12 Ekim 2014 09:50

Hekimden katil yaratamayacaksınız

Sağlıkçıların bulunduğu ortamlarda içinden ‘ölüm’ geçen sorular farklı mecralardan beslenir ve temelde ikiye ayrılır:”Yoksa ölmüş mü?”, “Bak bakalım ölmüş mü?” Bu iki soru da hekimler için nadirattan değildir. Aralarındaki fark ise uçurum kıvamındadır. Birincisi insani kaygı içerir. Ya diğeri?

Paylaş

Zeki GÜL

Sağlıkçıların bulunduğu ortamlarda içinden ‘ölüm’ geçen sorular farklı mecralardan beslenir ve temelde ikiye ayrılır:”Yoksa ölmüş mü?”, “Bak bakalım ölmüş mü?”

Bu iki soru da hekimler için nadirattan değildir. Aralarındaki fark ise uçurum kıvamındadır. Birincisi insani kaygı içerir. Ya diğeri?

Rakel Dink’in sözü ile bilince çıkardığımız “çocuktan katil yaratmak” edimi devlet kontrolünde “hekimden katil yaratmak” olarak nicedir tedavüldeydi. Üstelik yasa emrediyordu katil olmayı: “Bak bakalım ölmüş mü? Ölmediyse bir daha asalım.” hekimden katil yaratmanın diliydi idam kararlarında.

Kimi zaman da işkence seanslarında hekim çağrılır ve kendisini “devlet olarak” öngörmüş güvenlik personeli aynı sözü söylerdi hekime: “Bak bakalım ölmüş mü?”. Neden diye sormayın sakın. Yargılanma korkusu değildi elbet. Ölmediyse eğer öldürünceye kadar işkenceye devam ederdi “devlet ezberi”.

Şimdilerde bu söz sınırda pasaport adeta! Ülkenin cumhurbaşkanının söylemi ile “kadim halk Kürtler” hep birlikte soruyorlar, sınırı geçebilen her ambulansın ardından: “Yoksa ölmüş mü”. Kaygı şu ki resmi akıl soruyu farklı kuruyor: “Bak bakalım ölmüş mü?” İşte bundandır hem ülke hem yüreklerin yangın yerine evirilmesi. Sorunun benzer olması niyetleri örtmeye yetmiyor.
Nicedir sınırların öte yanından yaralılar geliyor devlet olanakları ile. Libya’dan tutun da Filistin’e, Mısır’a, Kürdistan Federe Bölgesi’nden Kobanê’ye sağlık kurumlarının olanakları paylaşılıyor yaralılarla. Ama nasıl geliyor ve hangi koşullarda sağlık hizmetinden yararlanıyorlar bu savaş mağdurları?

İlk olarak Libya’dan gelenler ile fark etmiştik. O zaman onlara hastanelerde özel ortamlar yaratılmış, otelcilik hizmetleri onlar adına hastanelerde düzeltilmişti. Aynı hastanede Libyalı hastaların konforu bu ülkenin yurttaşları için gereksiz görülmüştü. Hadi buna “misafirperverlik” diyelim. Ya sonrası?

Haklarında “Rabia işareti” çakılan, gıyaplarında dökülen gözyaşı devlet envanterine işlenen, hükümet eyleyenlerin Müslüman Kardeşleri Mısırlı yaralılar nasıl sarmalanmak istendi “devlet şefkati” ile hatırlıyor musunuz peki?

Ve Filistinli yaralılar ki çoğu İzmir’de tedavi görmekte. Kamu hastanelerinde görmeye alışkın olmadığımız tek kişilik odalar, televizyon, bilgisayar, mini buzdolabı gibi olanakların seferber edildiği söyleniyor sağlık çalışanlarınca. Takdir edilesi bu altyapı salt onlara özgü kılınınca tedavi hizmetlerinde ayrımcılık olarak ifade ediliyor sonrasında.
Aslında olması gereken bu. Ve farkındalığı olanlarda gelişen sitem bu olanaklardan yararlandırılan yurtlarından uzak hastalara değil elbet. Sitem ve eleştiri hükümet eyleyenlere: “Sağlık hizmetlerinde ayrımcılık kabul edilemez.”

Sorun şu ki an itibarı ile Kobanê’den sınırın bu yakasına sağ ulaştırılan yaralıların en önemli ölüm nedenlerinden birisi sınırdaki bekletilmeler ve ilk yardımın Suruç Devlet Hastanesi öncesinde yeterince uygulanamaması. Nice Kürt genci kan kaybı ve geciktirilmiş tıbbi müdahale nedeni ölüyor. Katliama ramak kalmış bir coğrafyada sahra hastanesi hala yok!
Kobanêli Kürt yaralılar adına diğer ülke savaş mağdurları için seferber edilen devlet refleksi yok elbet. Onlar Libyalı, Filistinli yaralılar gibi tek kişilik odalarda, buzdolabı, klima, bilgisayar, televizyon beklemiyor elbet. Onlar için konforun adı sağ kalabilmek. Onlar için konforun adı sınırda bekletilmemek, kan kaybı gibi basit bir nedenden ölmemek.

Sağlık ve yaşam hakkına dair ayrımcılığın yarattığı iklim tıbbi etik başlığında erozyona yol açarak boy veriyor. Şimdi sorma zamanı hangi etik / tıbbi etik diye? Verili durum Aziz Nesin’in “Bulgaristan’da Türkler, Türkiye’de Kürtler” olarak kitabına adını vermiş sürece ne de benziyor! Halepçe’de soykırım dayatılmış Kürtler ile “adları değiştirilen Bulgaristan vatandaşı Türklerin” sınırın bu yakasında kabulüne dair hafızayı geri çağırmakta yarar var.

 “Etik, ahlak konusunda, geçmiş, şu an ve geleceğe ilişkin karar ve eylemlerin dikkatli ve sistematik bir biçimde düşünülmesi ve çözümlenmesi ile uğraşır” diyor Dünya Hekimler Birliği. Ve devam ediyor: “Sıklıkla etik yasalardan daha yüksek eylem standartları belirler ve nadiren de olsa etik, hekimlerin, ahlaki olmayan eylemlerde bulunmalarını isteyen yasal düzenlemelere uymamalarını gerektirir.”

İşte bu nedenledir idam cezalarında orada bulunmayı reddeden hekimlerin zamanında baskı görmesi. Tehdit edilmeleri bu nedenledir işkencehanelerde hekimlik yapmayı reddettiklerinde.
Ve şimdi iktidar eyleyenler “sağlık hizmet sunumunda etnik ayrımcılık” tartışmalarını akla getirecek uygulamalara imza atıyorlar. Ve şimdi insanlığın sağlıkçıların tıbbi etik ısrarına ihtiyacı var.

Her ne kadar Gezi Hekimliği bahane edilerek çıkarılan yasa ile sağlık kurumları dışında hekimlik sanatını icra edenler hapis tehdidi altında olsa da artık tıbbi etik bunu gerektiriyor.

İşte böyle bir ortamda “Kobanli Kürt yaralıların sınırda bekletildiği” haberleri geliyor. Özel harekât timlerinin “hastaneden hasta kaçırdığı” bilgisi dolaşıyor mail gruplarında.

Hükümet eyleyenlerin İŞİD katillerinin sınırın bu tarafında tedavilerine dair söylemi ise işin tuzu biberi. Onlara (Sağlık Bakanlığı) göre tıbbi etik bunu gerektiriyor.” Hem YPG hem de İŞİD’in yaralılarına aynı tutum sergileniyormuş!” Gelen yaralıyı her koşulda tedavi etmek, ayrım yapmamak bir sağlıkçı için tıbbi etiğin vazgeçilmez kuralıdır elbet. Ama yaralılara geçiş izni veren hükümet eyleyenlerin bunu söylemeye hakkı yok. Yaşam alanlarını savunan Kürtlere saldıran İŞİD katillerinin yaralılarına koridor açmak “savaşta taraf olmaktır”. Türkiye sınırı dışında etrafı sarılmış Kobanêli yaralıları bahane ederek üretilen bu dil gayriahlakidir.

Ölümün, vahşetin kol gezdiği şu günlerde tıbbi etiğin her koşulda hayata geçirilmesi insanlık adına yarınlar için bir işaret fişeğidir aynı zamanda. Bu ise gönüllü sağlık çalışanlarının savaşa yakın sağlık kurumlarında daha da çoğalması ile mümkün. Aksi halde buradan çıkacak hekimlik pratiği ülkeye “Vietnam Sendromu” olarak geri dönebilir. İşte o zaman sistem “hekimden katil yaratmanın” bir başka şekli ile yüz yüze kalabilir ki buna izin vermemek gerekiyor.

ÖNCEKİ HABER

Aman doktor! (Canım cicim doktor)

SONRAKİ HABER

Gezi eylemleri sırasında öldürülen Mehmet Ayvalıtaş davasında sanıklar beraat etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa