12 Ekim 2014 08:45

Bir yanım Ünye bir yanım Fatsa

Neredeyse iki insan boyu tel örgülerle çevrili maden alanına açılan demir kapının gerisindeki güvenlik görevlisine doğru yönelen köylü kapının parmaklıklarına asılarak “Burası benim toprağım. Ben bu toprağa giremiyorsam o soyguncular da giremez” diyordu.

Paylaş

Özer AKDEMİR

Neredeyse iki insan boyu tel örgülerle çevrili maden alanına açılan demir kapının gerisindeki güvenlik görevlisine doğru yönelen köylü kapının parmaklıklarına asılarak “Burası benim toprağım. Ben bu toprağa giremiyorsam o soyguncular da giremez” diyordu. Eli arkada, başı önde konuşmaları dinleyen güvenlikçi sessiz kalırken, yanındaki kurt köpeği tehditkar biçimde havlıyordu.

Kapının öbür tarafındaki manzara içler acısıydı. Bir tepe düşünün; üzeri tamamen kestane ağaçları, fındık bahçeleri ile kaplı. Bunların arasında yer yer orman gülleri, dikenli sarmaşıklar, kirmit mantarları. Yılın çoğu mevsimi yağmurlu, nemli toprak buğu buğu tütüyor. Tepenin orta yerinden bir su kaynıyor. İnsan gövdesi kalınlığında. Buz gibi. Tatlı mı tatlı, neşeli bir su. Suyun çevresinde yaban hayvanları. Karacalar, dağ keçileri, domuzlar, tilkiler, tavşanlar, türlü türlü kuşlar. Tepenin hemen sağ tarafına düşen yüksek kayalıkların ortasındaki kaya mezarlarından birisine tünemiş bir doğan avını gözlemekte. Yemyeşil bir vadi uzuyor aşağı Ünye Ovası’na doğru.

TEPE O TEPE DEĞİL ARTIK

Tepenin ardı Fatsa. Ünye ile Fatsa’nın tam ortasında kalmış, sınır çizgisi gibi. İşte şimdi o tepe yok! Var da tepe o tepe değil artık. Üzerindeki ne kadar ağaç, bitki, kaya, toprak... ne varsa sıyrılıp alınmış. Ortasındaki suyu bile yok etmişler. Düzledikleri yere siyah, geniş, kalın plastik örtüler seriyorlar. Bir yanda iş makineleri kum çakıl taşıyarak bu düzlenen alana sererken, diğer yanda bunların üzerine siyah plastik örtü yayma işi devam ediyor.

Tepenin yanı başına açılan yol genişletilmiş. Yol ile kayalık arasından bilek kalınlığında bir su aşağı doğru süzülüp gidiyor. Bizi, şimdi yaralı, derisi parçalanmış bir aslan gövdesine benzeyen tepeyi daha iyi görmemiz için sık ormanın içinden geçirip zirvesine çıkaran Tepeköylü Ramazan, yol dibinde akan suyun tepeden doğan neşeli, gür su olmadığını söylüyor. “O suyu aldılar ama ne yaptılar  bilemiyoruz”  diyor.

FINDIKLARIMIZ OLMAZSA...

70 yaşının bilgeliği ve yorgunluğu yüzüne yansıyan Esendere köylüsü Nazmiye Gürses’in  “Oraya ulu tepe derdik” dediği tepenin görüntüsü korkunç Kocahisar Mahallesinden. Mahallenin kadınları yüzünü buruşturarak bakıyorlar tepeye. Gözlerindeki hüznü gizlemeden.

“Gece gündüz devam ediyorlar çalışmaya. Bayramları da yok baksana” diyor Nazmiye Gürses. Saniye Kalyoncu tepenin iki yıl önceki durumunu anlatıyor; “Hep kestane ağacıydı, fındık bahçesiydi. Kestane, kirmit topluyorduk. Kimse bize bir şey sormadı bu hale getirirken. Ama tozdan gürültüden biz uyuyamıyoruz.” “Geçim kaynağımız fındık bizim” diyen Fadime Güney ise eşinin çocuklarının gurbete çalışmaya gitme olasılığı endişelendiriyor. “Bunlar çalışırsa fındık olmaz. Çocuklarımız gurbete mi çıksın şu saatten sonra. nereye gidelim”.

İlknur Güney evlerindeki çeşmeden akan suyun bile o tepeden geldiğini belirterek, “Her şeyimiz o tepeden geliyor. İstemiyoruz madeni” diyor.

SİZ DE ANA EVLADISINIZ

Sık ormanların içerisinden kıvrıla kıvrıla inen toprak yolun çeşitli yerlerinde küçük su gölcükleri oluşmuş. Araçların çamura saplanmaması için usta şoför dikkati gerekiyor. Köylülerin eylemlerinin ve madene yürüyüşlerinin ardından yüksek tel örgülerle çevrilen maden sahasından iş makinelerinin, kepçelerin, fosforlu yelekleri ile işçilerin hummalı çalışmaları aralıksız sürüyor. Maden sahasını geçtikten, tepenin öbür yüzüne doğru ilerlediğiz de toprak yolun biraz daha genişlediği görülüyor. Altın madeni kamyonları geçsin diye yapılmış bu işlem. Yol tam Tepeköy Mahallesi’nin içinden geçiyor. 30-40 tonluk kamyonların günde onlarca kez geçtiği yolda yer yer çukurlar, göçmeler olmuş. Köylülerin derdi ise sadece toz, gürültü, yolların bozukluğu değil. Köyün girişinde, yol kenarındaki evinde meydana gelen çatlakları gösteren Mehmet İnan, çatlakların maden kamyonlarının geçişi  sonrası oluştuğunu söylüyor. Çatlakları sıvalarla kapatmaya çalışan İnan can güvenliklerinin olmadığından yakınıyor.

82 yaşındaki Emine Atarsa kamyonlar geçerken evden dışarı kaçıyormuş; “Zelzele oluyor sanıyorum. Korkuyorum. Adamım 85 yaşında o yataktan çıkamıyor. Bir hale yola koyun bunu, siz de ana evladısınız”.

SU NASIL İÇİLEMEZ OLDU?

Köy meydanında toplanan köylülerin ortak tepkisi de talebi de yaşamlarına kabus gibi giren altın madeninin kapatılması. Kimi evlerinin yan yattığından, kimi ürünlerinin yetişmediğinden, gürültüden dert yanıyor. Halil Bicil, 2012 yılında birinci sınıf su raporu verilen köy içme sularına maden çalışmalarının ardından “3. sınıf su, içilemez” raporu geldiğini aktararak, “Ne değişti iki senede” diye soruyor. Altın madeni ile hükümet arasındaki ilişkilerin boyutunu yaşayarak öğrendiklerini söyleyen Bicil, “Biz bu madeni mahkemeye verdik aylardır bir karar gelmedi. Oysa Bakanlar Kurulu bunlar için 1 saatte karar çıkarıyor. Bu hükümet, bu bakanlar kimin bakanı?”

AĞAÇ MEZARLIĞI

Halil Bicil, madenin şu ana kadar on binlerce ağacı kestiğini, her gün ağaç katliamının devam ettiğini belirterek, çoğu ağacın da toprağa gömüldüğünü ileri sürüyor. Bicil’in bizi götürdüğü yerde onlarca çam ağacının kesilmiş olduğunu, bir kısmının yarısına kadar toprağa gömüldüğünü, bir kısmının gelişi güzel uçurumlardan atıldığını gördük. Onlarca yaşındaki çamlar, kestaneler boylu boyunca uzanmışlar yere. Çoğunun artık dalları yaprakları kurumaya başlamış. Adeta bir ağaç mezarlığını andıran bölge, maden işletmesinin bulunduğu tepenin öteki yüzü. Burada da geniş yollar açılmış, sondaj kuyuları, işaretlenmiş ağaçlar göze çarpıyor. Bilek kalınlığında mavi plastik borular uzuyor bu sondaj kuyularının arasında. Toprağın belli bölgelerinden çıkan, belli bölgeleri yeraltına gömülmüş olan bu mavi borular Kaz Dağlarını, Ağı Dağının iki yıl önceki durumunu anımsatıyor. Ağı Dağı da, tıpkı Fatsa’nın bu tepeleri gibi, üzerinden, içinden geçen mavi borularla, serum takılmış, bilinci yitik komadaki bir hastayı andırıyordu. Geniş maden yollardı için kazılan tepenin görüntüsü ise tıpkı Bergama’nın Kozak Yaylasında, orman yeşili örtüsü tam ortasından yarılarak kızıl, sarı toprağı gün yüzüne çıkarılan Çukuralan madenine benziyordu.

ÖNCE AĞACI ÖLDÜRDÜLER

Yazının soruna gelmiştim ki, Metalurji Mühendisleri Odası eski Genel Başkanı Cemalettin Küçük aradı. Altın madenleri konusunu Türkiye’de en iyi bilin mühendislerden birisi. Geçtiğimiz hafta sonu yapılan mitingin de konuşmacılarındandı. “Plastik örtüyü sermişler. 15 gün önce gezdiğimde daha yeni başlıyorlardı havuz yapımına. Çok hızlı ilerliyor bunlar. Halkın tepkisinden çok korkmuşlar.”
Ünye ile Fatsa arasında şimdilik bir ağaç katliamı, doğa katliamı var. Siyanürlü altın işletmesi çalışmaya başladığında diğer canlıların yanı sıra yöredeki köylülere de gelecek sıra. belki bir siyanür kazasının ardından hızlıca, belki de toprağa, suya havaya karışan zehrin zaman içindeki etkisi ile lavaş yavaş gelecek yaşamın sonu. Ünye ile Fatsa arasında sessiz bir ölüm kol gezecek!...

ÖNCEKİ HABER

Savaşın bir adım gerisinden kadın manzaraları

SONRAKİ HABER

İşkence iddiaları karşısında devletin kapısı duvar: İşkenceye sıfır yanıt

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa